18 Aralık 2013 Çarşamba

FRANSALMANYA
Bölüm: 1 
STRASBOURG
Kaç aydır beklediğimiz Fransaya seyahat günü geldi çattı. Sabiha Gökçenden uçmak üzere ben Çorlu, Şükran Ankaradan sabah erken saatlerde evlerimizden çıktık. Hava alanlarını seyahat başlangıçlarını(bitişlerini de elbette ama bitmesi için önce başlaması gerek)simgelediği için çok severim. İki saat kırk beş dakikanın ardından Euroairporta ulaştık. 
Burası Baselde, bir kapısı İsviçre
 diğer kapısı Fransa ve Almanyaya açılan, bu üç ülkenin ortak olarak kullandığı küçük bir havaalanı. 
Fransaya açılan kapıdan çıkıp bizi kişi başı iki Euro karşılığı Saint Louis garına götürecek olan otobüsü bekliyoruz.
Garda yirmi bir küsur Euroluk SNCF tren biletimizi alıp Strasbourga gitmek üzere bekliyoruz. 
Hemen söyleyeyim ola ki oralara gitmeniz gerekir trene binmeden önce biletinizi istasyondaki makinelere onaylatmayı unutmayın. Aksi durumda çatır çatır ceza ödersiniz. Benden söylemesi. Bir de Fransızların TGV trenleri var daha binmek kısmet olmadı ama kuş gibi uçuyorlarmış. Uzun mesafe yolculuklarında denemek gerek.
Gardan çıkınca bisikletlerce karşılandık. Yaşam biçimi olmuş her yere bisikletle gidiyorlar. Taksi sayısı da yok denecek kadar az. Şaşırmamam gerekirmiş. Her yere bisiklet ve tramvayla gidilebilen, şehir merkezinde her yerin yürüme mesafesinde olduğu bir yerden bahsediyoruz. Otoparklar yer altına alınmış. Görünen yerlerde çöp kutuları olmamasına (yok aslında var ama çöp atmak için epeyce arıyorsunuz. O kadar az sayıda) rağmen ortalık temiz pak.
 Strasbourga ilk olarak 2011'de Haziran başında gidip aşık olmuştum. Seyahatimiz bu kez sert kış dönemine denk geldiğinden keyfini dilediğimiz gibi çıkaramadık. Malum soğukta dona dona, eldivenle bereyle uğraşıp tuvalet arayarak gezmek zor oluyor. Allahtan tuvaletleri temiz.
 Şimdi biraz bildiklerimi paylaşayım geziye kaldığım yerden devam edicem.
Alsace(Alsas)
 Fransanın çok sayıdaki idari bölümlerinden biri olan Alsas'ın başkenti Strasbourg. Deniz seviyesi düşünülerek kuzeyi aşağı, güneyi yukarı Ren bölgesi olarak ikiye ayrılmış.
 Alsas doğuda Ren nehri ve Karaormanlar batıda Vosges dağları arasında kalan vadide yer alıyor. İsviçre ve Almanya'ya komşu olarak stratejik ve tarihi kararlar alınmasında Loraine(Loren) ile kader birliği yapmış. Almanya ve Fransa tarafından kollarından çekiştirilmesi nedeniyle bir o ülkenin bir diğerinin bayrağı altına(75 yıl içinde tam dört kez) girmiş. Hatta bir Sırp genci vardı Arşidük Ferdinandı öldürmüştü ya işte o masalın gerçek kahramanı çilekeş Alsas ve Lorenmiş. Lorendeki zengin kömür yataklarının varlığı paylaşılamamasına vesile imiş. Bu nedenle çocuğu savaşın müsebbibi ilan etmiş bizi de lise yılları boyunca savaş bu çocuğun yüzünden oldu diye uyutmuşlar. Doğruyu öğrenebilmemiz (benim kuşağımdan olanlar için geçerli) okulu bitirip biraz tarih okumamız sayesinde gerçekleşti ve Alsas-Loren meselesini geç de olsa öğrendik. 
Strasbourg
Politik, ekonomik ve kültürel anlamda Avrupa birliğinin başkenti olan Strasbourg gerçekte başkent olmadığı halde dünyada sadece ülke başkentlerinde kurulan enstitülere ev sahipliği yapan üç şehirden biri. Böyle de bir ayrıcalıkla katmerli hayranlığımı hak ediyor. (Diğerleri mi? Tembellik yok. Araştırın bulun.)
Solda Strasbourg sağda ise Alsace arması. Aradaki fark Alsace armasındaki taçlar ve yer değiştirmiş olan renkler.
 Yeşne garda bizi karşıladı ve güle oynaya eve gittik. 
Ertesi gün olabilecek en ekonomik şekilde evin acil ihtiyaçlarını giderme amacıyla küçük bir Alman şehri olan Kehle gidildi. 
Yaklaşık iki Euroluk şehir içi ulaşım biletiyle 20 dakikalık tramvay ve otobüs seyahatinin ardından Avrupa köprüsünden geçerek Ren nehrinin öte yakasındaki Kehle ulaştık.
Hem ziyaret hem ticaret babında bir kaç saatin ardından eve döndük. Bir kaç saat deyince anlamışsınızdır küçük bir yer. 

Strasbourgu zaten çok seviyorum bir de gezip dolaştıktan sonra Saint Paul katedralinin önünden geçerek eve dönmenin keyfi başka. 
Teyze-yeğen Pazar kahvaltısını yapmak üzere fırından ekmek almaya gidip birbirinden lezzetli ekmeklerle döndüler.
Artık Strasbourgu gezip dolaşmanın zamanı geldi. Bir çok Avrupa şehri gibi burası da minnoş bir yer. 1949'da Avrupa birliğinin ilk oturumunun yapıldığı üniversite sarayına gittik ama bir etkinlik varmış sadece kapının iç kısmına kadar girme şansı bulabildik. Hoş içeri girsek ne olacaktı ki?
 Avrupa konseyi binası, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine doğru yürüyoruz. Bütün bu kurumların varlığı Strasbourgu deyim yerindeyse hukukun kalesi ve Belçikayla birlikte Avrupanın ikinci önemli şehri  yapıyor.

Avrupa Konsey binası.
 Buraya kadar gelmişken Orangerie parkına da girelim. Hatırı kalmasın. 
 Alsacelı kız ve eteğinde dolaşan kaz. Burada kaz ciğeri pek meşhur. Küçücük hayvanın ciğerini yeseniz ne oluur yemeseniz ne olur.
Avrupa konsey binasının hemen yanı başında Napolyonun eşi Josephinin çok sevdiği ve sık sık hava almak için geldiği söylenen bu park yürüyüş ve koşu yapanların tercihi gibi görünüyor. Parkın sahibi gibi duran binada kültür faaliyetleri yapılıyormuş. 
Dallarının uçları yumru gibi görünen ağaçlardan şehrin hemen hemen her yerinde var. Adını bilen varsa bana yazarsa sevinirim. Bir çok ağacı tanırım ama bu çalışmadığım yerden çıktı.
Temiz hava aldıktan sonra(Gerçi burada hava her daim temiz ama olsun. Öyle yazayım ben.) İnsan Hakları Mahkemesine doğru yürüdük. Hak ihlaline uğrayan kimi insanlar haklarını elde edene kadar mahkemenin önünden geçen nehrin kenarına kurdukları çadırlarda kalıp dileklerini de demir parmaklıklara astıkları pankartlarla anlatma yolunu seçmişler. Polis molis yoktu. Gaz kokusu da alamadık. Bu işte bir tuhaflık var dedim ama anlayamadım. 
 İşte bu da pankartlar yoluyla adalet dağıtmadığı, özellikle Romanya adına çalışan hakime atfen hukuk mafyası olduğu iddia edilen mahkeme binası. Oyuncak gibi görünüyor.

 Avrupa parlamentosuna doğru yürürken Şükran yerde bu kapağı gördü. Zonguldakta yerlerde, çocukluğumuzda tıpkı bu kapaklardan vardı diyerek nostalji yaptık.
 Avrupa parlamentosu. Kapısından girme şansına henüz nail olamadık. Belki bir gün oluruz.


Güzergahımız sinagogdan geçiyor. Kapısı kale kapısı gibi.


     Deniyor ki savaş sırasında asıl Sinagog yıkıma uğramış. Belediye başkanı Hahamla beraber şehri dolaşıp yeni sinagog için yer tayin etmiş. Burayı uygun bulmuşlar. Oldukça büyük kompleks bir bina olduğunu duydum. Maalesef ziyaretçi kabul edilmediği için sadece dışından bakmakla yetindik. Altta fotoğrafını gördüğünüz bina modern tarihin en eski uluslararası organizasyonu olarak bilinen Navigasyon anlaşmasının uygulama merkezi. 1815te yapılan Viyana kongresinde alınan kararla Ren nehrinin çevresini koruma altına alma, nehir ulaşımı ve su paylaşımını kontrollü ve adil olarak kullanmak için nehrin geçtiği ülkelerce kurulmuş. Yani neymiş. Dere bizden çıkıyor deyip barajla marajla başkalarının suyunu kesemezmişiz.


Navigasyon binasının hemen önünde kocaman ağaçları olan parkımsı alan Republic(Cumhuriyet)meydanı. 


Ağaçlar sapsarı yapraklarını dökmeye çalışıyor.


 Cumhuriyet meydanında bir oğlunu Almanya diğer oğlunu da Fransa için savaşırken kaybeden annenin anısına yapılan heykel.


Dolaşırken gördüğümüz bu lisede okuyabilmek için öğrenciliğe mi dönsem ne diye düşündüm.


 Keşke dönebilsek o sorumsuz yıllara.
Önünden geçip sadece dükkanına girdiğimiz bir müzeden 1600lü yıllarda yapılmış bir Strasbourg gravürünün ziyaretçilere ücretsiz verilen kartpostalını aldık. 


Açlık zilleri çaldığı için geleneksel Alzas lahmacunu/pizası Tarte Flambee yemeye karar verdik. Peynirli bir yiyecek, üstünde et parçaları ve da var ve çok lezzetli. Bir iki saat sonra yesek 3 Euro ödeyeceğimiz yemeğe epeyce ödedik. Elle yenmesinin makbul olduğu söylenen Tarte Flambee kesme tahtasına benzeyen servislerle geliyor. Restoran, içinde cam bölmeyle korumaya alınmış, bira fermantasyonunda kullanılan koca koca kazanlarla dekore edilmiş. Ee ne de olsa Fransızların tükettiği tüm bira miktarının %50 den fazlası Alsace'da üretiliyor.


Artık Unesco Dünya Miras listesinde varlığını sürdüren Büyük Ada'yı gezme zamanı.


Şehrin büyük bölümü İll nehrinin kolları sayesinde ada konumunda. Bu adalardan biri şehir merkezi ve eski Alsace evlerinin yer aldığı, sokak tabelalarının çoğunda isimlerin Fransızcanın yanında ikincil olarak Alsace dilinde yazıldığı, kafeler, restoranlar ve birbirinden şık mağazaların yer aldığı büyük ada. Strasbourg bu adanın 1988 yılında UNESCO dünya insanlık mirası listesinde olduğunu iftiharla hem de Fransa'da bu unvana sahip ilk şehir olduğunu belirterek sunar. Adadaki Notre Dame katedrali, Ulm ve Köln katedrallerinin yapıldığı 19. yüzyıla kadar Avrupanın en yükseği. Bulunduğu meydana adını veren devasa ölçülerdeki katedralin işçiliği, abartmadan söylüyorum, göz kamaştırıyor. Nasıl yapmışlar bilemiyorum. Hayran olmamak elde değil.

Her ayın ilk pazarı ücretsiz çıkılabilen kulesine tırmanırken kalp krizi geçireceğimi sandım. Çok yüksek ve korkutucu.
Meydandaki hediyelik eşya satıcılarının kapı önlerinde görmeyi yadırgamayacağınız bir görüntü. Leylek Alsaceın sembolü. Şapkasını bile yapmışlar ama giyilebilir mi? Bilmem.

Seramik Alsace evleri.
Her köşesi tarih kokan büyük ada çok sayıda minik ve sevimli köprülerle İll nehrinin oluşturduğu diğer adalara bağlı.
İki kardeş Petite France'da köprülerin önündeyiz.

Yürüyüşler yapabileceğiniz dere kenarında ben bir kez kunduz bile gördüm. Dere dediğime bakmayın İll nehrinin kollarından biri.
Noelin yaklaşmsı nedeniyle her yerde süsleme ve meydanlarda noel çarşılarını kurma faaliyeti var. Noel çarşıları Strasbourgda Avrupa'nın en eskisi imiş ve yaklaşık 500 yıldır kuruluyormuş. Biz de sabırsızlıkla bekliyoruz.
Katedralden nehir kenarına doğru inerken Alsacelı kostümü panosunu ıskalamadık. Başımdaki kurdeleye bakar mısınız?
 
Süse püse çok para harcıyorlar.
Rohan sarayının bahçesinden hareket eden ve sanırım 8-9 Euro civarında bir bedel karşılığı bot turu yapabilirsiniz.
Tur sırasında kanallardaki farklı su seviyelerinden geçerken kanal kapaklarının açılıp kapandığı, su seviyesinin yükselmesi ya da alçalmasını beklediğiniz farklı bir deneyim sizi bekliyor.
Petite Francedaki Tanneurs evi eskiden sepicilik yapılan şimdilerde restoran olarak kullanılan, bölgenin en eski yapılarından biri.
Buradaki restoranların birinde yemek yiyelim dedik ama choucroute(şükrut)dışında hiç bir yemeğin şifresini çözemeyince vazgeçtik. Şükrutu neden yemediğimizi bilmek istersiniz belki diye yazıyorum. Oldukça yağlı görünen etler ve lahana kombinasyonu olunca hiç şansı yoktu. Burada da konutlar genellikle avlu içinde ve korunaklı. Etraflarında bizim siteler gibi duvar ya da demir parmaklıklar yok.
Yol bizi kapalı köprü denen geçide götürüyor. Köprü ama ben geçit dedim. Üzerindeki tabelada da geçit yazıyor. Eee bunun neresi kapalı. Sahteciliğin hiç lüzumu yok derken ilk yapıldığında üstü kapalı ahşap bir köprü olduğunu öğreniyoruz. Yangında zarar görünce yenisini bu kez taş bloklarla yapmışlar. Köprünün dört adet de gözlem kulesi var.
Vauban barajı nehir suyunun akışını kontrol edip şehri su baskınlarından koruma amaçlı yapılmış. Şimdilerde içinde  iki yakayı bağlamak için yapılan geçit(Georges Frankhauser pasajı) sanat galerisi olarak kullanılıyor. Barajın çatısına çıktığınızda eşsiz bir manzara sizi bekliyor.
Bir başka parktan Esplanade semtinde kurulmuş olan Citadel parkından söz etmesem ayıp olur.Strasbourg kalesinin arkasına geçtiğinizde parkın içine giriyorsunuz. Son derece doğal bir alan. 
Küçük bir gölet içinde özgürce yüzen ördekler ve gereğinde sığınabilecekleri minik evleri olan çok sayıda kuş var. Orangerie parkında küçük bir hayvanat bahçesine hapsolanlar da keşke buradakiler kadar şanslı olsaydı. Bu park daha güzel ve sıcak.

Sabah kalktığımızda çatıları örten incecik kar örtüsü neşelenmemize sebep olsa da her yeri bembeyaz yapmaktan kaçınarak canımızı sıktı.
Olsun ne yapalım. Biz de akşam yakılacak olan noel ışıkları törenine gideriz.
Amanda aman ne kalabalık. Kleber meydanına 30 metrelik bir ağaç bir de sahne kurmuşlar. Sunuculardan biri Sylvie Vartan(bizim kuşak bilir). Baktık bekle bekle bunlar hala konuşup şarkılar söylüyorlar, o güne özel geç saatte açık olan La Fayette'e girip biraz ısınıyoruz. Sonunda ışık gösterisi başladı ama ne gösteri. Hayran olunası. Hani yazmıştım ya Haydarpaşa Yekpare gösterisini onun on kat iyisini düşünün.
Noel çarşıları da ışıklarla birlikte açıldı. Katedral ve Broglie meydanlarında olanlar en büyükleri. Mis gibi sıcak şarap kokuları eşliğinde hemen hemen hepsini dolaşıp ufak tefek bir şeyler aldık. Bretzel yemeyi ihmal etmedik. Fransız fırıncıların neredeyse sembolü olan bretzel onların simiti gibi bir şey. Ben peynir delisi olduğum için peynirlisini tercih ediyorum.  Bu arada belirtmeliyim ki marketlere gittiğinizde peynir çeşidinden gözünüz dönebilir. Riesling, Gewurztraminer, Pinot blanc ve Pinot Noir en bilinen ve sevilen şarap çeşitleri. Şarap demişken bir başka yazıda Şarap Rotasını anlatmaya hazırlanıyorum. Bekleyin olur mu? Bir de picon denen, marketlerde satılan, biraya koydukları aromatik bir karışımın varlığını öğrendik. Hakikaten de biraya çok yakışıyor.
Tarihi binaların son derece iyi korunduğu şehirde yeni mahalleler en fazla altı katlı binalardan oluşmuş. On beş yirmi katlı binaların olduğu ve sosyal konut olarak düşünülen binalar üniversiteye yakın ve turistik gözlerden uzaktalar. Zaten bu yükseklikteki bina sayısı fazla değil. Merkeze yakın yapılan yeni binaların mimarisinde tarihi dokuyu korumaya özen göstermişler.
Goethe bir süre öğrenci olarak hayatını sürdürdüğü şehir çok kalabalık bir üniversite öğrencisi nüfusuna sahip.
       
Gutenberg meydanı matbaayı burada icat edenin anısına isim almış. 
 Bu da heykelin kaidesinin dört bir yanındaki ayrıntılı tasvirlerden biri.    
      
Bu yazının sonunda Strasbourg'un bahar aylarında nasıl göründüğünü canlandırabilmeniz için iki fotoğraf daha var.

Noel ışıklarının yakılması sırasında yapılan ışık gösterisi. Biraz uzun olmakla beraber keyif alacağınızı düşünüyorum.
Birinci bölümü böylece bitirdim.
İkinci bölüm burada

9 Kasım 2013 Cumartesi

BURSAANIINN UFAK TEFEK TAŞLAARIII

2 Kasım günü uzun yıllar Osmanlıya başkentlik yapan, Marmara bölgesinin önemli sanayi şehirlerinden, beş kişiden ikisinin otomobil fabrikalarında çalıştığı Bursa'ya gitmek üzere Çorludan yola çıktık. Dokuz Çorlulu göçmen kuş. Çorluda henüz göçmen olmayan biriyle tanışmadığım için böyle diyorum. İşleri nedeniyle Türkiye'nin çeşitli yerlerinden gelip Çorluya yerleşen kuşlar. Biz de öyle.
Yıllarca Bursa'da yaşadıktan sonra kendimizi oralı zannediyoruz. Bursa'ya gidince ruhumuz bayram yapıyor.
Eskihisar-Topçular güzergahını takip ederek ve elbette tatilde olduğumuz bilinciyle Ayla Hanım'ın beslenme çantasından yiyip içerek Bursa'ya ulaştık.
Uygulama otelinde yerimizi ayırtmıştık. Temiz ve fiyatları makul. İki kişilik oda+kahvaltı 80 lira. Muradiye'de oluşu da cabası. Yürüyerek Bursa'nın görülecek tarihi ve turistik bir çok noktasına ulaşması çok kolay bir yerde.

İlk iş olarak penceresinden puslu ama huzurlu Bursa manzarası izlediğimiz otele yerleştikten hemen sonra Muradiye Külliyesine gitmek üzere yola çıktık.
Yol üzerindeki fırının vitrini oldukça cazipti ama sabaha uğrarız diye bakmakla yetindik.
Fırının tabelasına dikkat çekmek istiyorum. Muradiye, Cumhuriyet caddesi ve Koza Han'da bütün tabelalar bu şekilde düzenlenmiş.
Bursalıların çay saatlerinin ası tahinliler görücüye çıkmış.
Koca koca ağaçların altındaki türbeler(külliye türbeler kompleksi gibi bir şey olmuş)restorasyondaydı. 

Restorasyonu tamamlanmış olan bir tanesinin içine girdik. Duvar ve tavanlardaki kalem işi çalışmalar türbeleri renklendirmiş. Renklendirmiş derken yanlış anlamaya yol açmak istemem. Tavan süslemeleri fotoğrafta anlaşılmaz bir şekilde yeşil çıkmış.


Bahçedeki servi ve Trabzon hurması ağacı flört ediyorlardı. Aman Recep hazretleri duymasın. Aramızda kalsın sonra vali mali gönderip kestirir. Maazallah flört güme gider.
Manolya çiçekleri bitirmiş ama hala çok güzel.
Şehzade Mustafa'nın türbe kapısı.
Rafet hocam türbeyi mürbeyi bırakmış aydınlatmayı inceliyor. Mühendis işte..
Külliye 2. Murat tarafından medrese, hamam ve imaret olarak yaptırılmış. Külliyenin mimari bakımdan örnek oluşturduğu binaların çok azı ayakta kalmış. Varlığını sürdürenler bilinç düzeyi görece yükselmiş olarak korunuyor. 
Altıparmak caddesine inerek kapalıçarşı yönüne yürüdük.
Çakır hamamda düzenlenen kültür duvarı çöp duvarı olmuş.
Ünlü karikatüristümüz Cemal Nadir'e hazırlanan kısım kedilere mama köşesi olmuş. Kedilere başka yerde bakın. Madem güzel bir yer yaptınız. Koruyun kollayın di mi?
Bu da Cemal Nadir'in amcabey karakteri.
Tramvayın geçtiği Cumhuriyet caddesine girdik.
Çakma İstiklal dendiğini duymuştum. Pek tatlı olmuş. Oldukça pasaklıydı, araçlar yaya, yayalar araç tafiğinden şikayetçiydi. Tam bir keşmekeşti. Şimdi sadece yaya trafiğine açık. Ben yaya olduğum için araçların nereye sıkıştırıldıkları aklımın ucundan bile geçmedi.
Şimdi de aynı caddeyi başka bir noktadan ve akşam saatlerinde görelim.

Geleneksel çarşı yapısını bozmamış uzun çarşıdan Koza Han'a giriş kapısı.
1400'lü yıllarda Osmanlılarca vakıf malı olarak yapılıp sonraları üreticinin kozalarını pazarladığı bir çeşit borsaya dönüşen Koza Han. Üst katta ağırlıklı olarak ipekli ürünlerin satıldığı çok sayıda dükkanın var. Alt katı ise çay kahve içebileceğiniz dinlenme yerine dönüşmüş.
Atmosfer sardı sarmaladı.
Bursa'ya geldiğinde Kraliçe Elizabeth burada yemek yemişti. Biz nefis simitler yedik.
Nehir buraya çok sık gelirdi. İç avluya da baktım ama yoktu.




Koza Hanın iki kahvecisinden biri ve vitrini
Serbest zaman deyip dağıldık.
Bursadayken baş örtme ve ayakkabı çıkartma mevzularından dolayı sadece kapısından başımı uzatıp baktığım ulu camiye bu kez girdim.
Cami içindeki şadırvan kadınlara yasakmış. On beş on altı yaşlarında iki çocuk kuran okuyorlardı. Neden yasak diye sordum. Abla kadınların avret yerlerinin görünmesi yasak ya ondan dediler. Saçma değil mi bu deyince aptal aptal yüzüme baktılar. Kadınlar zaten camide oralarını buralarını göstermeye pek meraklıydı(!). Diğer camilerde olduğu gibi burada da kadınlar ayakkabılığın arkasındaki daracık alana sıkıştırılmışlar.
Ulus şekerciliği ıskalamak olmazdı.
 Kokolarımızı, sakızlı lokumumuzu ve portakal tatlımızı aldık. Portakal tatlısının hemen icabına baktık. Kokoları arkadaşlarımızla buluştuğumuzda afiyetle yedik.
Sakızlı lokumumu şu anda bunları yazarken yiyorum. Umarım özenmemişsinizdir. Özenen gidip alsın. Banane..
Ziya ile Tuz pazarı(sanılanın aksine tuz değil her çeşit ihtiyaç malzemesinin satıldığı bir yer.),eskiden alışverişimizi yaptığımız peynirciler çarşısı, kapalı çarşı  dolaşıp durduk.
Tuz pazarından eski belediye binasının olduğu meydana doğru çıkarken uzun çarşı yolumuzu kesiyor. Burası adı gibi  alabildiğine uzun, bir ucu kapalı çarşının kapısında geleneksel bir Anadolu çarşısı. Dükkanların bir çoğunun kapısı eski usul  kepenkten yapılmış.
Adının Kubbeli hal olduğunu bu gezi vesilesi ile öğrendiğim pasajdaki peynircimizin ikramı Kars kaşarını nazlanmadan yedik.

Ülkenin çeşitli yerlerinden gelen pastırma, sucuk, peynir ve bakliyat çeşitleri sizi bekliyor.
Yerel üreticiyi destekleyelim.

Eski belediye binasının ışıkları önünde Koza Han'da alışveriş yapan arkadaşlarımızla buluşup Setbaşına doğru yürüyoruz. Setbaşı deresinin çağıldamasını beklerken kimliğini terk etmiş cılız bir akıntıyla karşılaşıyoruz. Bilenlerin tahmin edeceği gibi Setbaşı köprüsünün diğer ucundaki Mahfelde kahve içme zamanı. 90'lı yıllardaki Mahfel yerini yeni Mahfel'e bırakalı çok oldu. O değişimi yok kabul edip anı köşesi ve değişen işletmecisi dışında çehresi hiç değişmemiş diyoruz.
Farkına varmadan vakit geçmiş, acıkmışız. Heykelden rezervasyon yaptırdığımız Arap Şükrü Sokağındaki Deniz Tabağı restorana doğru yürüyoruz. Bizim rahat adımlarımızla yaklaşık otuz dakikalık yürüyüş sonrası Çakır Hamam'dayız.
Dışarıdaki masalardan biri bizim için. Böylece hem açık havada yemek yeme keyfi hem de eğlenceyi daha çok hissedebiliriz.
Hiç abartı yok. Balıkçı Reşat'ın(Deniz Tabağı)kalamar ve karidesi mükemmeldi.
Rakı-Balıktan sonra nereye gidilir. Bildiniz İşkembe çorbası içmeye. Biz saygılı insanlarız gelenekleri bozmayız. Öyle de yaptık.
Acaba nereye bakıyorlar.
Çorbacıdan tuzlama fotoğrafı. Beğendiğimi söyleyemeyeceğim. İstiklal caddesindeki sarhoş çorbacısı Cumhuriyet'inki bile daha lezzetliydi.
Çok geç oldu. Biz de genç değiliz artık. Otelimize dönüyoruz.
Giderken yol üzerinde böyle bir yer gördüm. Kendi adıma ben adı Timsah olan bir yerde yemek yiyemem.
Ertesi gün sabah kahvaltısının ardından Uludağ yolundaki İnkaya köyüne uğradık. Amacımız her bir dalı büyük bir ağaç olan tarihi Çınar ağacını görmek. Üç metrelik gövde çapı, dokuz metre yirmi santim çevresiyle öyle haşmetli duruyor ki elini öpesiniz gelir. 
Ağacın künyesini ahşap bir bilgi panosuna kazımışlar.
Tarihlemeyi unuttukları için 2013 yılında kaç yaşını anlamamız ağaca çaktıkları metal levha sayesinde oldu.
Ağacın koruyucu kanatları altındaki çay bahçesinde servisin yavaşlığı caydırıcı oluyor. Gözeden akan suya bakmak yetti diyor ve ayrılıyoruz.
Bursalılara not: Dağ yolunda çöpler hala piknik yapıp manzaraya karşı sefa sürüyorlar.
Vaktimiz daralıyor. Hızli bir şekilde Kurtuluş savaşı yıllarında gerçek sakinlerini mübadele yüzünden kaybeden yerine Türk mübadillerin iskana tabi tutulduğu Tirilye'ye gidip hızlı bir şekilde Bursa'ya dönmemiz gerek.
Tirilye bir söylenceye göre üç papaz demekmiş. Cumhuriyet döneminde adı değişmiş. 90'lı yıllarda da değiştirildi ama kimse tınlamadı. Biz yine Tirilye demeye devam ettik. Sonunda yola gelmiş olmalılar ki adını resmi olarak iade ettiler. Bir de doğrulayamadığım Kıbrıs Rumlarının lideri Makarios'un ilkokulu buradaki Taş Mektep'te okuduğu söylencesi var.
Hava soğuk olduğu için keyfini çıkaramadık. Çarşı boyunca sıralı dükkanlardan zeytin yağımızı ve kurmak için zeytinimizi aldık.
Seyyar tezgahların birinden balkonumu tuvalet olarak kullanan kargaları ürkütüp kaçırmak için rüzgar gülü aldım. Hoş akıllı kargalar bunu dönme dolap yapar bir de eğlenirler ama ne yapalım. Umut dünyası işte.
Tirilye'nin kıvrım kıvrım yollarından denizi seyrederek Bursa'ya döndük. Uludağ kebapçısında tıka basa İskender Kebabı yiyip kestane şekerlerini de aldıktan sonra Yalova üzeri eve dönüşün verdiği mutluluk.
Hoşçakalııııııınnnn!!!!

Not 1: Okuduktan sonra: Berbat, bu ne beeeee, şahane, olağanüstü, hiç beğenmedim, devam et sabırsızlıkla bir sonraki gezi notlarını bekliyoruz vs. notlarınızı yorum kısmına yazmayı unutuyorsunuz gibime geliyor. Bu kez unutmayın olur mu?
   Not 2: Bir ara Bursa'yı tanıtan bir yazı da yazmak gerek sanırım.