Şarap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şarap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2014 Pazartesi

BOZCAADA
Mitolojideki adıyla Tenedos, Troya'nın tam karşısındaki ada, antik çağlarda yapılan büyük savaşın köşe taşlarından birisidir. 9. yüzyılda yazıldığı sanılan Homeros'un İlyadasında; Akhalılar Truvaya tahtadan yapılmış bir atı armağan(!) gönderip dönüyormuş gibi yaparak adanın Ayazma koyunda saklanırlar. Armağanın kabul edildiğini, atın Truva sınırlarından içeri girdiğini, askerlerin operasyona hazır olduğunu anlayınca geri döner ve Troyayı taş üstünde taş bırakmamacasına yağmalarlar. Adada, Troya ve Homeros'u anmak için her yıl Temmuz ayının ilk hafta sonu bir şairin uygulama yaptığı İlyada okumaları adlı bir etkinlik düzenleniyor.  
Şarap bağlarıyla kaplı adanın havası o kadar temiz ve ferahlatıcı ki bir kaç yaş gençleşmiş olabiliriz. Adanın rüzgarı, gündüz ve gece arasındaki sıcaklık farkı, toprağı ve nemi şaraplık üzümlere gübre oluyor. Adada şarapçılığın ne kadar eski olduğunu milattan önce 3000 yıllarında basılmış gümüş bir para anlatıyor.
 Paranın bir yüzüne Hera ve Zeus'un yarım portreleri diğer yüzüne kadeh ve üzüm salkımı işlenmiş. Stratejik konumu ile ada Perslerin, Venediklilerin, Makedonların, Yunanlıların, Osmanlılar ve daha bir çok gücün ilgisini çekmiş. İstanbulun fethinin ardından 1455 yılında Osmanlı topraklarına katılmış, çeşitli savaşlarla bir o bir bu ülkenin eline geçen Bozcaada 1920 Lozan antlaşmasıyla Türkiye topraklarının bir parçası olmuş.
Gökçeada sakinleriyle haşır neşir olmuş ve göçle ilgili hiç bir şey konuşmadıkları dikkatimizi çekmişti. Burada yerlilerle iletişim kuramadığımız/kurmadığımız için ağızları fermuarlı mı değil mi bilmiyoruz. Göçle ilgili yazdıklarım Gökçeada(İmbros)için neyse biraz belki hafifiyle ama özünde aynısıyla Bozcaada(Tenedos) için de geçerli. Verdiğim linkte adalar ve göç ikilisini yazmıştım. Dilerseniz oradan okuyabilirsiniz.
Yaklaşık on yıldır gitmemiştik. Bu süre içinde ada hayranlarının sayısında ciddi bir artış olmuş. Oteller, bağ evleri, şarap imalatçıları turizme yatırım yapmışlar. Esnaf? Eylül ayının ilk haftasında yapılan bağ bozumunda artan kalabalıkla nasıl baş edecekler acaba? Yemek tabaklarını konukların önüne mi fırlatırlar ne yaparlar bekleyip görelim. Özellikle hafta sonuna ve özel günlere denk gelen tarihlerde feribot kuyruğu kilometrelerce uzuyor. Dönüş saatini bu beklemeye göre ayarlamakta fayda var. Tertemiz, pırıl pırıl, önceki gidişlerime göre sıcak;ilk girişte bir dakika kadar üşütüyor, sonra kadife gibi sudan çıkmadık desem yeridir. En bilinen plaj Ayazma. Tabii ki bu durumda en kalabalık plaj da orası. Akvaryum da her zamanki gibi kalabalık. Oysa Ayazma koyunu geçince Sulubahçe plajı daha güzel ve özgürce yüzebileceğimiz bir yer. Ayazmanın üst tarafındaki Vahit'in yerinde deniz ürünleri menünüzü ilçe merkezinden daha uygun koşullarda yiyebilirsiniz. Biz öyle yaptık.
Bu yıl Ayvalık, ardından bir gecelik Gökçetepe kampı ve kamp sonrası Bozcaada dedik. Kamptan gittiğimiz için bagaj ağzına kadar dolu. Çadır, şezlong, yastık, çarşaf ne ararsan var. Bağban otelinde yer ayırtmıştık. 
Otelimiz üzüm bağının içine yapılmış tam bir bağ evi;tek katlı, beş adet çok şık odası var. 
Pardon bütün odaları şık değil. Yanıltmayayım. Sabah rüzgarında her gün değişen ama asla abartısı olmayan kahvaltımızı bağ içinde Göztepeye bakarak yaptık. Otelden aldığımız haritada gidilecek yerlerden biri: Göztepe. Arabanız dört tekerleğiyle yere sağlam basıyorsa gitmeyi düşünebilirsiniz. Gidin demiyorum bakın. Dikkatinizi çekerim. Motorsikletle asla!!! Yukarı çıkana kadar korkudan birbirine  çarpan dizlerim yetmezmiş gibi bir de araba uçurumdan yuvarlanarak denize uçmasın diye-sanki ben öyle yapınca etkisi oluyormuş gibi-dağ tarafına yaslanmaktan perişan oldum. Karşıdan araba gelse geçecek yer yok. Birinin ya yukarı ya aşağı geri gitmesi gerek. Dönecek yerde yok. Mecburen gevşek taşların dans ettiği toprak yoldan  adrenalin bombası içinde tepeye kadar çıktık. Bu arada acaba çekici çağırsak da o mu indirse bizi diye düşünüyorum. Korkum o derece! Görülmesede olur bir manzara için bu kadar korkulu bir seyahat olacağını bilseydim asla ve kat'a çıkmazdım. Şimdi ders tekrarı yapalım. Göztepeye çıkılmayacakkkkk..!!..!!
  Rum mahallesindeki Meryem Ana Kilisesi rahibin hayatını kaybetmesiyle kapanmış. 
Yeni bir rahip de atamamışlar. Sadece noel gibi özel günlerde konuk rahip geliyormuş. 
Daracık sevimli sokaklarda dolaşırken Çiçek  fırınından gelen kokuyu içimize çektik. Çamlıhemşinli dedeleri Çarlık Rusyasında öğrendikleri fırıncılığı 1917 Ekim devrimi sonrası dönmek zorunda kaldıkları memleketlerine getirmişler. Ankara'da bir restoranın sorumlusundan öğrenmiştim tarım arazileri kısıtlı, buğday üretimi yapılmayan bölge insanı, Karadenizliler neden her yere fırın açmış ve neden Trabzon Ekmeği yazılı tabelalar bu kadar yaygın ve ünlü diye.. O anlatmıştı. Ekmek parası diye Rusyaya giden dedeleri devrimin sıkıntılarından kaçarak defter sayfası büyüklüğünde Rus parası getirmişler gelirken, çuvallar içinde, bir de ekmekçilik ve pastacılık mesleğini. Çiçek fırını tanıtım broşüründe fırının tarihçesini ve dedeleri Hacı Tahir Efendiyi  yad etmişler. Kendi tariflerini veren Sofia Hanıma, eski ada tatlarının tariflerini paylaşan diğer Rum komşularına adlarını vererek teşekkür etmişler. 
Bademli sakızlı kurabiyeleri müthiş. 
Adanın iç içe iki kaleden oluşan koruma kalkanının yapım tarihi belli değil. 
Esaslı bir restorasyondan geçen kaleye giriş beş lira. Broşür vermiyorlar. O da beş liraymış. Önceki gidişlerimizde çok kez gezdiğimiz kaleye girmek için beş lira vermek istemedim. Kalede yapılan bir Erkin Koray konserinde dinleyicilerin tamamının kendisinden fırça yediği için büyük guruplar halinde kaleyi terk ettiği(miz) bir de anımız var. Müziğini çok sever, arapsaçına bayılırım ama dinleyiciye kabalık cık cık cık...
Rüzgar gülleri havayı jilet gibi yaran seslerini kesmiş, hayata küsmüş gibi kımıldamadan duruyorlardı. Biz de onlara küstük tam yanlarındaki toprak yoldan; bizim gibi yapan çok sayıda kişi vardı, sahile doğru gittik. Adanın en batı ucunda 1861 doğumlu Polente Fenerine nazire yaparak batan güneş izlenecek. Gurup vakti; çocukluk kentim, doğum yerim Zonguldak'ta tam denizin üstünden batan güneşle, hep çok sevdiğimiz olmuştur. Aracımızı park edip etrafı dikenli tellerle çevrili olduğundan dibine değil çok yakınına gidilebilen Polente Fenerine doğru yürüdük. Kimileri hemen oracıkta arabasının yanında kayaların üstünde, kimileri fener yolunda piknik sandalyelerini koymuş, şaraplarını açmış, sessiz sakin huzurla güneşin batmasını bekliyor. Kimi gençler de başkalarını rahatsız etmemeye dikkat ederek alçak sesle sevdikleri şarkıları söylüyorlar. Aracı olmayanlar dolmuşlarla gelmişler. 
Hakan Gürüney adlı adaseverin kişisel çabalarla toparladığı dokümanlar, fotoğraflar,savaşta kullanılan malzemeler, etnografik buluntular kaymakamlığın restore edilmiş 300 yıllık bir bina tahsis etmesiyle müze projesinde hayat bulmuş. Giriş beş lira. 
Ben o ara Yeşne ve Ziyayı kaybettiğim için giremedim. Sonra da vaktim olmadı. Plajda yattım ohhhh!!
Aracınız yoksa Geyikli otogarından minibüslerle İskeleye gidebilir yaya yolcu olarak feribotla adaya gidip ayak bastığınız yer ada merkezi zaten.
Oteliniz ada merkezinde ise yaya, değilse hemen oracıktan bineceğiniz minibüslerle dilediğiniz yere gidebilirsiniz. Ama önce tarihi çınarın altında bir yorgunluk kahvesi için de öyle gidin.
Yaz sezonu olduğu için sürekli feribot seferi vardı. Kış sezonunda gemsandan hareket saatini öğrenmekte fayda var.

Bozcaada her şeyiyle canınıza can katar.


8 Ocak 2014 Çarşamba

ALSACE ŞARAP ROTASI


Şimdi 8 Haziran 2011de yaptığımız unutulmaz Alsace(Alsas) gezisini yazıyorum.
Alsas, Fransanın kuzey doğu yönünde, Almanya ve İsviçreye komşu, Karaormanlar ve Vosges dağları arasında kalan bir vadi. Mulhouse'daki bir konferans vesile oldu gittik. Alsas'ın güney ucundan kuzeyine kadar dolaştık. Basel ve Zürihide unutmadık. İkisini de pek sevmedim. 
Euroairport
Euroairport Basel-Mulhouse-Freiburg havaalanı off bu kadar uzun isim olur mu hiç? Cık cık cık!Gitmeden önce  bir kapısının İsviçre diğer kapısının Fransa ve Almanyaya açıldığını öğrenmiştim.

Fransa-Almanya çıkışını kullanınca çıkışta, solda, 11 numaralı otobüsle Saint Louis garına kişi başı iki Euroyu şoföre vererek gidiyorsunuz. Alsasdaki herhangi bir yere Saint Louis garından trenle ulaşabilirsiniz. Havaalanının önüne, 11 nolu otobüsün yan durağına gelen başka bir  otobüs koca gövdesiyle Freiburg yolcularını alıyor. İsviçre kapısından çıkınca bir otobüsle Basel'e gidip oradan diğer hedeflere ulaşılıyor.
Otobüs seferleri oldukça sık. Kaçırırım diye endişeye gerek yok. Ama yanıltmış olmayayım Freiburg otobüsü ne sıklıkla geliyor bilemiyorum. 

Küçük yazıları okuyabilirseniz(ben artık okuyamıyorum) oradan getirdiğim harita örneklerinde görüldüğü gibi havaalanı Basel'de, üç ülkenin kavşak noktasında konuşlanmış.
Her yanımızda sınırlar olmasına alışmışız. Hemen dikenli telleri alıp sınır yapasım geldi. Havaalanının yapımı 1930'da planlanmış. İnşaat 1946'da tamamlanmış ve aynı yıl ilk uçuş gerçekleştirilmiş. Havaalanı o zamanlar daha da minikmiş.
Beş kişi olduğumuz için taksiyle hem ekonomik hem de rahat yolculuk yapalım dedik. Mulhouse'daki otelimize çabucak geldik. Bedel olarak ne ödediğimizi anımsamamakla beraber beş kişi bölüşünce önemli bir miktar olmamıştır. 
Alsas'ın kuzeye gidildiğinde aşağı Ren adını alan yukarı Ren bölgesindeyiz. Bize tuhaf gelen yukarı-aşağı nitelemelerinin kuzey-güneyle değil deniz seviyesine olan yükseklikle ilgili olduğuna karar veriyoruz. 

Lak lak Leylek Alsasın figürü 
Mulhouse
 Resid Hotel, Sinne caddesinde bir apart.
 Gardan yürüyerek gelebileceğiniz bir mesafede.
 Çok rahat ettik. Temizdi, benim için en önemli olan kahvaltısı zengindi. Peynirci olduğum için bir kaç çeşit ve lezzetli peynirler servis ettiklerini belirteyim. Kruvasanlar, tahıllar, neyse her şey vardı. Kahvaltısını beğenmeyen olmadı. Otel kapısından sola dönüp tekrar sol yapıp yüz metre kadar devam edince Reunion meydanına geliyoruz. Burası şehrin kalbi. 1859da yapımına başlanan gotik mimari eseri Protestan Saint Etienne kilisesinin merdivenleri gençlerin buluşma noktası olmuş.
Hotel de Ville adı oteli çağrıştırsa da eski belediye binası şimdi tarih müzesi.
Eskisi yangında büyük zarar görünce meydanın en güzel binası 1552'de yeniden yapılmış. Rönesans tarzı yapı protestan burjuvaların ve savaştıkları özgürlüğün simgesi olarak kabul ediliyormuş.
Meydandaki restoranların birinin menüsünü inceledik. Pek bir şey anlamadık ama girip karnımızı doyurduk.
Sanayi şehri olması nedeniyle demir yolu, elektrik ve otomobil müzesinin yanında bir de tekstil baskı müzesi var. Tekstil baskı müzesindeki baskı kalıplarının her biri başlı başına birer sanat eseri. 

Çekmeceler ve raflar dolusu kalıp var.
Altı binden fazla metal ve ahşap baskı kalıbı ve diğer tekstil demirbaşlarıyla alanında dünyadaki en büyük müzeymiş. Müze giydiğimiz elbise kumaşlarının ve kumaşlardaki beğenmediğimiz desenlerin bile ne denli emekle yapıldığını göstermesi bakımından altın tahtta oturtulmalı. Kalıpla değil grafik yoluyla yapıldığını bilsem de artık hiç bir deseni  beğenmemezlik yapmıyorum. Desen oluşturmanın tarihi saygıyı hak ediyor. 
 Müzelerin en sevdiğim bölümleri oyun köşeleri. Burada boş çerçevenin ardına geçip malikanede yaşam süren aile bireyi pozu verdik.
Ziya, 2011'de 150. yılını kutlayan Yukarı Alsas (Ensisa) üniversitesindeki konferansta ter(!) dökerken ben çoklu bilet alıp tramvay ve trenle tüm şehri dolaştım. 
Hatta trenle civardaki yaşam hakkında fikrim olsun diye neredeyse Tann'a kadar gittim. Mulhouseda haftanın bir günü pazar kuruluyormuş. Çok büyükmüş. Pazarlar yerel kültürü anlamanız için önemli araçlarından biridir. Gittim. Sonraları göreceğim diğer Fransa pazarları gibi kök sebze satışları ağırlıkta. Sanırım yerel üretici soğuk iklimde ancak bunları yetiştirebiliyor. Bir de pazarın bir köşesinde kurulmuş daimi ve kapalı şarküteri bölümüne gittim. Hiç hoşuma gitmedi. Zavallı minik tavşanlar bile kasap vitrininde. Kötü kokan et reyonlarından hızlıca uzaklaştım. Pazarın en büyük bölümü giysilere ayrılmış. Herhangi bir şeyi alacak ya da almaya niyet edecek kadar beğenmediğimi söylemem bu bölüm hakkında bir fikir verir sanırım.
Tüm şehir bir günde tavaf edebileceğiniz kadar küçük öyle ki her yere yaya gidilebilir diye bir abartma yapmasam olmaz.

Konferansın gala yemeğini şimdi adını anımsamadığım, elimde herhangi bir bilgi notu da bulunmayan eski bir manastırda yedik. Yaklaşık kırk beş dakika süren bir yolculuktan sonra ulaştığımız manastır ya da belki kilise özel etkinlikler için kullanılabiliyormuş.

 Alsas Şarap Rotası
Araç kiralayıp, gelirken havaalanından broşürlerini aldığım şarap rotasını görme önerim Zürih ve Basel ekleriyle kabul edildi. Esasında şarap rotası pek istenmedi ama bölge gezisi önerisi benden gelince isteksiz de olsa kabul edildi. İyi ki gitmişiz. Basel ve Zürih çok sönük kaldı. 
                                                   
Solda 2011de sağda 2013te gittiğimizde havaalanından aldığım şarap rotası broşürleri. Thann'da başlayıp Vosges dağlarının eteklerinde 170 kilometre uzunluğa ulaşan, Kara Ormanlardan gelen havayı soluyan  şarap rotası Marlenheim'de sona eriyor. 1953'de resmen turistik rota kategorisine alınmış. Nisandan Kasıma kadar elliden fazla şarap festivali-etkinliği ile bölge hep canlı tutuluyor. Bölge şarapçılığının gelişmesi için Seminerler ve akademik çalışmaları ihmal etmiyorlar.
 2 Haziran 2013 te Chatenois ve Bergheim arası tüm gün motorlu araçlara kapatıp beyazlar giyerek günün keyfini çıkarmışlar. Ağustostaki cıvıltılı şarap festivalini kaçırmayın derim. 
Gitmek için olanağı olanlara şiddetle öneriyorum.
Bilgiye hızlı erişim için 
Alsas şarap rotasının resmi web sitesinden aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz.
Şöyle bir blog da var. 
  Colmar
Mulhouse'dan çıkıp ana yolu takip ederek Colmara ulaştık. Hedefimiz binden fazla üreticiyi şaraplarını tattırmak için fazla bekletmemek.
Bundan sonra yazacaklarımda abartı olduğunu düşünecekler bir an önce oraları gidip görsün ve benden özür dilesin. En baştan anlaşalım.
Colmar çok sayıda turistin ziyaret ettiği, romantik, süslü evleri ve Küçük Venedik adı verilen Lauch nehriyle başımızı döndürdü. 

 Nehrin suları bulanık ama inanın kesinlikle kokmuyor ve çokkk güzel.
Yorgun turistler için gezinti arabaları. 
Colmar, Fransız ulusal şehirler konseyince kasaba ve köylere, çevre, yaşam koşullarındaki konfor, arazinin değerlendirilmesi gibi kriterlerle verilen çiçek ödülünden en büyük olanıyla, dörtlüsüyle ödüllendirilmiş. 
 Alsas şaraplarının başkenti(kendileri öyle diyorlar) Colmarda çok sayıda Michelin yıldızlı restoran varmış. Biz yemek yemeden kısa şehir turu yapıp kendimizi dağ yollarına vurduk.
İlk olarak İngersheime gittik. Tabelalarını gördüğümüz şarap tadımcılarının birine uğradık. Başka şarapçılara da gittik ama en samimi ortamı burada bulduk.
Thomann ailesinin uzun yıllardır yaptığı şarapları tatmak için konut olarak da kullandıkları şarap evine gittik. Nikola evin oğullarından biri. İyi ki büyük şehirde yaşamıyorum. Burada hayatımdan çok memnunum diye ballandırarak anlattı ve şaraplarını tattırdı. O bizle birlikte tattığı şarapları tükürüyor. Ben öyle yapmadım. Hepsini içtim. Bedava şarap ziyan edilir mi hiç.
 
Epeyce de bilgi aktardı. Örneğin: Burada şaraplar üretildikleri üzümlerin adıyla anılırmış. Riesling, Gewurztraminer, Pinot blanc, Pino Noir bölgenin en ünlü ve lezzetli şaraplarıymış. Eylül sonundan Ekim sonuna kadar üzüm hasadı ile uğraşıp sonra operasyona geçiyorlarmış. Sonbaharın geç hasadından yapılan şaraplar üzümdeki şeker konsantrasyonu arttığı için daha tatlı ve aromatik olurmuş. Hakikaten de öyle. Aldık bir kaç şişe şarap. Bize uçsuz bucaksız gibi görünen bağlarını da gösterdi ama küçük üretici olduklarını söyledi. Büyük üreticilerin bağları nerede başlayıp nerede bitiyordu acaba?
Evlerini beğendik hatta fotoğraf çektirdik.
İngersheim ikili çiçek ödülü alabilmiş.
Rotaya devam etmek üzere köyden ayrılıp devam ettik.
Şarap rotası tabelaları sık sık karşımıza çıktığı için yanlış yollara sapma endişesi olmadan seyahat ettik.
Yol kenarındaki bu evin bahçesi hepimizi cezbetti.
Tam oradan ayrılmak üzereydik ki geçen kamyonun camında dizili oyuncaklara bakakaldık.
 Riquewihr sıradaki ikili çiçek ödüllü bir diğer köy.
 
İlk kuruluşu 8. yüzyıla dayanan Ribeauville dört çiçek sahibi. 
 Şehir ortaçağdan kalan surların içinde yaşamaya devam ediyor.
1481den beri kralların taç giymesini anmak için yapılan Alsasın en eskisi Fiddler festivali her yıl farklı bir ortaçağ teması ile eylülün ilk pazarı kutlanıyormuş.
Unutmadan yazayım. Noel orta çağda nasıl kutlanıyorsa bugünde aynı şekilde kutlanıyormuş. Noel kostümleri, yemekleri, müzik, dans ve yarışma gibi etkinlikler hep ortaçağ temalı imiş. 
Ortaçağ kalelerinin kitaplardan, çizgi romanlardan çıkıp sağa sola serpiştirildiği tepelerin, ortaçağ kalıntısı yarı ahşap evlerin, neşen ile bu kadar güzel olmak zorunda mısın Ribeauville.? Rüyada olabilir miyiz?



 Koca köpek ve küçük arkadaşı.




Burası şarap tattığımız, bir şişecik dahi almadığımız pek alımlı ve çalımlı şarap evi.
Yol boyunca bisikletliler, yaşlı ve gençler kalabalık guruplar halinde Vosges dağlarının eteklerindeki bu üzüm bağlarıyla kaplı köy-kasaba-şehirlerde yaşam enerjisi yüklemesi yapıyorlardı. 
Burada olduğumuz süre boyunca kendimizi bir masalın içinde, Alis harikalar diyarında gibi hissettik. Okuduğum bir iki gezi yazısında da aynı tanımı kullandıklarını gördüm. Hiç mi hiç ayrılmak istemedik ama her noktayı ayrı ayrı yaşayabilmemiz olanaksız. 


Başka köylere de gittik. Hepsi birbirinden alımlı. Kendimizi daha fazla zehirlemenin gereği yok. Hayatın gerçeklerinden kaçmayalım. Nasılsa kürkçü dükkanı gerçeği yüzümüze çarpıp uyandıracak. Tez elden ana yola inip Selestat üzerinden  Strasbourg'a gidelim.
Kısa bir yolculuk sonrası ulaştığımız şehre girip hızlı bir şekilde katedral meydanına geliyoruz. 
Katedralin iç ve dış yüzeyindeki işçilik hakikaten işçilik.
Katedralin içindeki astronomik saat: Farklı dönemlerde yapılmış üç adet saatin üst üste sırayla konumlandığı, güneş ve ayın birbirine göre gerçek konumunda yerleştirildiği, tam ay ve güneş tutulmasının betimlendiği bir saat.
İsa ve havarilerinin figürlerinin yer aldığı saatte öğle vakti tam 12:00 da bir horoz çıkıp üç kez ötüyormuş. Sonraki üç gidişimde de çok istememe rağmen bu anı yakalayamadım.
 Neşeli gençler ve elbette orta yaşlılarda her yere ya tramvay ya da bisikletle gidiyorlar.

İll nehrinin kolları üzerindeki kanallarda bot turu yaparak hızlı bir tanıma yapmaya çalışıyoruz.
Katedral meydanında kahve içtikten sonra yemeğimizi yiyip kanal boyunca yürüyüşe çıktık. 
 Türk filmi çevirmeden olmazzz..


 Yavaş yavaş masal havasından sıyrılırız umarım. Yoksa işimiz zor. 
Mulhouse'a geri dönüyoruz. Sabah Basel ve Zürihe yolculuk var.
Kahvaltıdan sonra yola çıktık. İsviçre topraklarına girdiğimizi bizden kara yolu kullanım bedeli adı altında şu an anımsayamadığım bir miktar para isteyen görevli sayesinde anladık. İsviçre yemyeşil. O kadar ki ağaç kesip kazarak yol yapmak yerine uzun, kısa, geniş, dar her türlü tünelden yararlanmışlar. Küçücük bir tümsek hooop tünel. Kocaman dağ yine tünel. Yeşili korumak böyle bir şey. Üniversitenin içine yol yapıp biz yeşili severiz demek değil.
İlk olarak Basel. Küçücük bir yer. Zaten Ziya'yla kavga ettik. onun için midir bilmem pek tadı yoktu. Yine de gülümseyerek fotoğraf çektirmişiz. Demek ki kötü bir kavga değilmiş.
Buradan ayrılıp Zürihe gittik. İyi ki Basel ve Zürihe gitmişiz. Yoksa o masalsı atmosferi yaşadıktan sonra birden bire Çorluya hatta İstanbula bile dönmek bizi depresyona sokabilirdi.