Unesco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Unesco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2014 Perşembe

EDİRNE'DEN SELAMLAR
Yeşneyle beraber İstanbul'dan  yola çıkıp Ziya görevde olduğu için hafta sonunu ailece geçirebilmek amacıyla 5 Temmuz sabahı Edirne'ye hareket ettik. İki buçuk saatlik yolculukla ulaştığımız temiz ve sakin Edirne otogarından önceden rezervasyon yaptığımız öğretmenevine gidip pasaklı odasına yerleştik. Ziya'nın işi bitene kadar daha önce birkaç defa gezdiğimiz şehri dolaştık. Önce Selimiye Camisi ve arastası sonra meşhur Aydın tava ciğercisi ziyaret edildi.  Selimiye camisi Edirne'ye gelenlerin mutlaka gördükleri mimari eserlerden. Sultan Selim tarafından 1569 yılında Mimar Sinan'a görev verilip yapımına başlandıktan altı yıl sonra bitirilen kare planlı cami şehrin her yerinden görülebilecek bir tepeciğe kurulmuş. Sinan; Şehzade camisini çıraklık, Süleymaniyeyi kalfalık Selimiyeyi ise ustalık eserim diyerek yaptığı en kıymetli eser olarak tanımlamış. Tam kare planlı oluşu ile karenin simetri eksenleri üzerinde, şehrin herhangi bir yerinde bulunan bir kişi için dört minaresi iki ya da üç minare yanılsamasına sebep olur. 

 Her birindeki üçer şerefe akşam olup ışıkları yanınca görsel bir şölen sunan minarelerin ikisinde şerefelere tek merdivenden-yoldan çıkılabilirken diğerlerinin üç şerefesine çıkmak için birbirinden bağımsız üç ayrı merdiven olduğu bildiriliyor. Minarelere çıkan merdivenler dardır. Ne işimiz vardı da çocukken çok çıkardık bilmiyorum ama o zamanlar bile dar ve sıkıntılı gelirdi. Şimdi çık deseler cesaret edemem. Üç ayrı yol demek epeyce dar merdiven demektir gibime geliyor. Caminin içindeki müezzinler mahfilindeki mermer ayaklardan birine oyulan ters laleyi fotoğraflamak istedim ama koruma amacıyla üzerine kapattıkları şeffaf akrilik parça hem görünmeyi hem fotoğraf makinesi ile görüntü almayı zorlaştırmış. Cami, kubbesi, minareleri, içindeki dekorasyonda kullanılan İznik çinileri, arastası ve etrafındaki diğer tüm sosyal alanları ile 2011 yılında Unesco Dünya Mirası olarak tescil edilmiş. Ayrıca en iyi düzenlenmiş Osmanlı  külliyesi olduğu kabul edilmiş.
http://whc.unesco.org/en/list/1366
Selimiye camisine çıkışı olan Arasta; Gelir getirmesi için 3. Murat döneminde caminin altına doğru, 73 adet kemer ve 4 kapısıyla upuzun ve kanatlı, her türlü eşyanın satıldığı bir ilgi odağı. Her zamanki gibi çok kalabalıktı. İlk yapıldığında çatı kaplamasında kullanılan kurşun plakalar zaman içerisinde sökülerek onarım işlerinde kullanılmış. 17. yüzyıldan beri yapılagelen meşhur Edirne sabun meyveleri, çeşitli renk, koku ve boyutta sabunlar, Edirne süpürgeleri ve daha nice eşya satılmak için göz süzüyorlardı. 


 Edirne süpürgesi sapına çakılı kabara ile sahibi olduğu kadının bekar, kapıya asılı ise evde evlenecek yaşta kız olduğunu simgeliyormuş. Gelin çeyizinde de yerini alan süslü süpürgeler havayı süpürürmüş gibi yapınca kötülükleri kovar, nazarı def edermiş(!).
Bizans imparatoru Hadrianus döneminde yapılan Edirne kalesinin büyük bölümü yok olmuş. Hem kalede hem yeni saray denilen Saray-ı Cedid-i Amire alanında gerçekten uygulandığı şüpheli görünen kazı çalışmalarına ilişkin tabelalar gördük. Kalenin dört adet burcundan biri, Osmanlı döneminde Makedonya, Kafes kapı, Germe Kapı ve Zindanaltı olarak anılan kulelerden Zindanaltı, adından anlaşılacağı üzere zindan ödevi yapmış. Geçirdiği çeşitli badireler sonucu günümüze ulaşabilen tek burç Makedonya kulesi.

 1866 yılında yıpranan Makedonya kulesinin gövdesi üzerine ahşap malzemeden çıkılan ek katlar bir yangın sonucu yok olunca 1894'te bu kez kesme taştan, saat kulesi olmak üzere ayağa kaldırılmış. Fransa'dan getirtilen saatler dört cepheden görülecek şekilde yerleştirilip saat kulesi adını almış. Bu işlevini de zaman içerisinde yitiren kule şu anda son aşamalarında görünen restorasyonun ardından arkeoloji müzesi olarak ziyaretçilerini kabul edecekmiş. Müjdeyi ben vermiş olayım.
Akşama doğru Ziya ile buluştuk. Sevimli ve neredeyse her yüz metrede bir heykel, minik bir havuz olan çarşıda biraz dolaştık. Şehrin birçok noktası çeşitli heykel, sembolik anıt ve insana kendini iyi hissettiren minik havuzlarla süslenmiş.

                             
 Çarşıda birer dondurma yedikten sonra 2. Bayezit külliyesine gittik ancak ve elbette ki kapalıydı. Zararı yok iki kez ayrıntılı bir şekilde gezip incelemiştim. Hatta burada kullandığım fotoğraf önceki ziyaretimdendir. 
1484-1488 yılları arasında 2. Bayezıt'ın yaptırdığı külliyenin bir kısmı sağlık müzesi. Edirne'ye gidenlerin mutlaka uğradığı müze;15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar tıp alanında yapılanların anlatıldığı minyatür, resim ve tıp eşyalarıyla görülmeye değer. Küçüklüğümüzde ödümüzü patlatan, bir hastada kullanıldıktan sonra kaynatılıp diğer hastaya da tedavi aracı olan enjektörlere bakakaldım. Kimileri der ya eski çağlarda dünyaya gelseymişim diye asla ve kat'a.. Düşünsenize anestezi olmadan ameliyat falan yapıyorlar. Ne yapayım ben romantik ama bitli elbiseleri.. Darüşşifa kısmında akıl ve ruh sağlığı hastalarının bakımları, tedavi süreçleri konu mankenleri kullanılarak, tedavi sürecinde kullanılan müzik ve su teması eşliğinde canlandırılmış. 2004 yılında Avrupa Konseyi Avrupa Müze ödülünü, 2007 yılında Avrupa Kültür Mirası-Mükemmellik kulübü En İyi Sunum ödülünü almış.
http://saglikmuzesi.trakya.edu.tr/pages/genel-bilgi#.U75wVfl_tEN
Külliyenin önündeki İpekibrişim ağacını ablam için çektim. Gerçekten güzel ağaç. Çiçekleri bir harika.
Külliye 1923 yılından beri Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı Sarayiçi yolu üzerinde. 
Adı hep geçen ama kimsenin bilmediği Edirne sarayı, adını verdiği Sarayiçinde. 1. Murat'ın Edirneyi alıp güreşçiler tekkesini kurmasıyla  her yıl güreş yapılması geleneksel olmuş. Önceleri Nazif Ağa tarlası denen yerde yapılan güreşler, Balkan savaşları sonrası tarlanın Yunanistan tarafında kalmasıyla Virantekke denen yerde yapılmaya devam etmiş. Cumhuriyet dönemiyle beraber Tunca'nın kolları arasında bulunan Sarayiçinde yapılmaya başlanmış. İlk kez  gördüğüm Sarayiçi, genişçe bir meydan. Güreş ve diğer sosyal-sportif etkinliklerde kullanılmak üzere stadyum benzeri bir yapının önünde Altın kemerli, eski ve ünlü güreşçilerin heykelleri bulunuyor. 

Kurtdereli, Kel Aliço ve Koca Yusuf ile
 Efsaneye göre Yunanistan sınırları içinde bulunan Kırkpınar'da, sabaha kadar mum ve fener ışığı altında sürüp ölümle sonuçlanan güreşe ithafen güreş davetlerinde kullanılan kırmızı dipli mum simgesini fotoğrafladım. Meydanın her iki yanında biri  Fatih diğeri Kanuni adlı iki köprü var. Fatih köprüsünün bir ucundaki Adalet kasrı ihtişamlı bir şekilde etrafı izliyor. 

Adalet Kasrı; Kanuni zamanında, şimdi kalıntılarıyla belirli Edirne sarayına ilave olarak yapılmış, sarayın sağlam olan tek parçası. Kasrın önünde iki adet küçük dikdörtgen prizma taş gördük. Bunlardan sağdaki seng-i arz;halk  gerçekleşmesini istediği dileklerinin yazıp buraya bırakırmış, soldaki seng-i ibret;cezalandırılanların kesik başları sergilenirmiş. Ruh daraltıcı değil mi? 

Sultan Abdülaziz'in Avrupa seyahati dönüşünde Edirneye uğraması şerefine kulenin yanı başına bir dikilitaş koyulmuş.  Yeşne Lozan anlaşması sonucu bizde kalan, Meriç'in ötesindeki tek Türk toprağı ve anladığım kadarıyla Edirnenin sosyal yaşam damarı Karaağaç'ı hiç görmemiş. 
İtalyanların Tunca köprüsünün ayağında elektrik üretimi için kurdukları, Edirne'nin elektriğini sağlayan, ihtiyaç kalmayınca sokağa atılan ev eşyası gibi ortada kalan mahzun binayı sevip
sırasıyla Tunca köprüsü, iki köprü arası denen restoranların bulunduğu bölge ve
 
Meriç köprüsünden süzülüp Arnavut kaldırımlı (Yola bu taş döşenince neden Arnavut taşlığı, Arnavut yolu değilde kaldırımı dediğimizi hala çözebilmiş değilim. Çözen var mı?)yoldan tıkır tıkır geçerek, koca çınar ve diğer ağaçların gölgesinde Karaağaç'a geldik. Burada Lozan müzesi, Lozan anıtı ve Sirkeci garı örnek alınarak yapılan ancak şimdilerde Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılan Edirne Tren garına geldik. Ziyaretçiler eski trenlere çıkıp-platform olmadığı için çok zor-makine dairesinde makinistlik yapıyormuş gibi fotoğraf çektiriyorlar. Ben de çektirdim ama lokomotife çıkarken çektiğim çileyi görseniz ağlarsınız. Lozan anıtı üçlü bir kule ile onları tutan bir çember kombinasyonu. 
En uzunu Türkiye, ortanca olanı Trakya, en küçüğü Karaağaç'ı simgeliyor. Kuleleri tutan beton çember birliği, genç kız, estetik, zerafet ve hukuku, kızın bir elindeki güvercin barış ve demokrasiyi, diğer elindeki belge Lozan antlaşmasını temsil ediyorlar. Vallahi yazarken yoruldum. Epeyde geç oldu ve acıktık. 
 Beraberce Meriç kıyısındaki restoranların birinde bir şeyler yedik ve Ziya'nın ısrarları ile Hıdırlık tepesine gittik. Edirne oradan çok güzel görünüyor demişler. Evet Edirne görünüyor ama çok güzel falan değil. Üçlü karar: Buraya çıkmak zaman kaybı.
Sabah öğretmenevinde kahvaltımızı yaptık. Ziya göreve biz şehrin hiç görmediğimiz yerlerine gittik. İnformasyon bürosunu yeterli ilgi göstermediğimizden olsa gerek bulamamıştık. Küçücük 150 bin nüfuslu şehirde bulunmaz mı? 
Öğretmenevi görevlisi beyefendi bize şehrin turistik bir haritasını verdi ve haritada bulunmayan bir kaç yere işaret ederek yol tarif etti. Edirne merkezde minaresi çeşmeli ancak kuru eski camiye gittik.
 Tertemiz pırıl pırıl. İçeride koku ve dağınıklık yok. Çok büyük olmasına karşın sevimli sempatik görünüşüyle sanki küçük mahalle camisiymiş gibi sarıp sarmalıyor. Bir de Osmanlıdan günümüze kalmış ilk orijinal abidevi yapıymış. 

İçi Şamdaki Umeyye camisini çağrıştırdı.

Günümüze kadar çeşitli restorasyonlar geçiren cami, Fetret devrinde, 1403 yılında, Süleyman Çelebi tarafından yapımına başlanıp 1414'te 1. Mehmet döneminde tamamlanmış. Caminin hemen yanı başında 1569 yılı yapımı Ali Paşa çarşısını görüyoruz. 
Kanuni zamanında kuyum işleriyle uğraşanlar için yapılmış ancak bu işlevini turistik ürünlere kaptırmış. 
               
Çarşının kapılarının birindeki Kervan şekercisi her gittiğimizde tercih ettiğimiz, Badem ezmesi, Kavala kurabiyesi ve Acıbadem kurabiyesi aldığımız yer. Keçecizadeyi tercih edenler çok ama burayı deneyin derim. Çarşı içindeki çok sayıda yerel üreticinin satışa sunduğu süt ürünlerini unutmayın!
Buraları tavaf ettikten sonra Karaağaç'a tekrar gittik. Bu kez Pazarkule sınır kapısına gidip Yunanistan'a selam verdik. Dönüş yolunda yetiştirdiği ürünleri tarlasının kenarında satanların birinden taptaze sebzelerimizi aldık. 
Balkan Müdafii namlı Şükrü Paşa anıtı ve şehitliğin arkasındaki tabyalara gittik. Tabyalar müze olarak düzenlenmiş. Müze teması:Balkan savaşlarının sebep ve sonuçları ile süreçte yaşananlar. Müze, resim, fotoğraf, çeşitli dokümanlar, eşyalar ve canlandırmalarla hazırlanmış. En çok kıtlık nedeniyle sıhhat müdürünün itirazına rağmen belediye meclisince un yokluğundan ekmeğe yüzde on oranında kum katılması kararının yazılı olduğu fotoğraftan etkilendim. 
Tabyaları müzeye dönüştürmek güzel bir fikir olmasına rağmen belli ki işi iyi bilen birilerinin elinden çıkmamış. 
En kısa zamanda yeniden düzenlenmeli.
Şehir içindeki Kıyık caddesinden yukarılara doğru tırmanıp mahalle arasındaki Bulgar Swti George Kilisesini bulduk. Sultan 2. Hamit'in izniyle 1880 yılında yapılmış. 
Bakımlı, içi-dışı tertemiz, albenisi yüksek kiliseye girince tanrının gözü sembolüyle yüz yüze geldik. Kiliselerdeki tanrının gözü sembolü;Tanrının her an her yerde olduğu, ne yaparsak yapalım gördüğü, bildiği mesajını verir. Kilise hakkında kısa bilgi aldığımız görevli Birol Bey, bakımını yaptığı bir diğer kiliseye ki aramamıza rağmen bulamamıştık, gidecekmiş. Beni takip edin dedi. O önde motoruyla biz arkalarında arabayla kestirme yollar kullanarak caddeye çıkıp mahalle arasında, bahçesi çok bakımlı içi diğeri kadar olmasa da güzel ama tertemiz 1869 yapımı Aya Konstantin ve Aya Elena Bulgar Ortodoks kilisesini ziyaret ettik. 

Birol Bey ve eşi sıcacık, samimi kişiler.
  1907'de Edirne Yahudi topluluğunun ihtiyacını karşılamak için kurulmuş Avrupa'nın üçüncü büyük sinagogu olduğu söylenen Büyük Edirne Sinagog'unu görmeye gittik. 
 Önceki gelişimde tam bir virane görünümünde olan sinagogun maalesef zahmet edip fotoğrafını çekmemişim. Vakıfların restorasyon çalışmaları sonuç vermiş ve verecek görünüyor. Türkiye Sinagoglarının karakteristik müziği Maftirim burada doğmuş. Hazanlar sabahları diğer sinagoglardaki işlerine gitmeden önce burada toplanırmış.
(Linkini verdiğim fotoğraf için sahibinin iznini almadım. Umarım bana kızmaz.)
Kale içinde bulunan Sinagogu görmeye gittiğimizde şiir gibi bir eski Edirne gördük. 1435 yılında 2. Muratın yaptırdığı Dar-ül Hadis camisi bahçesindeki yeşil ortam, şıklığı, temizliği ve gelenlerin bahçede dinlenmesi için koyulan banklarıyla tam not aldı. 
2. Murat, 2. Mustafa ve 3. Ahmet'in çocuklarının mezarları bu caminin avlusunda. Kaleiçi denen bu bölgedeki eski Edirne evlerinin güzelliğini görseniz, görün lütfen! 


Acıkınca yolumuz yine ciğerci Aydın'a düştü. Günlerden pazar ve ciğerci Aydın meğer kendine tatil günü yapmış dinleniyormuş. Gerçi çok müşterileri olduğu için bir parça nezaketsizler ama sefaları olsun. Dinlenmek herkesin hakkı. Hal böyle olunca bitişiğindeki restoranda yedik. En az dünkü kadar lezzetliydi. Afiyet oldu.
Edirnede birbirine çok yakın ve çok büyük camiler, arastalar, hanlar ve daha bir çok tarihi kalıntı şehrin tamamını bir açıkhava müzesine dönüştürmüş. Hepsini göremediğim bu kalıntılar ve yaşamını sürdüren tarihi yapılardan örneklemeler şehrin ne kadar görülesi olduğunu anlatıyor.
Gülay'ın sesinden Edirne-Meriç türküsü BABUBA

2 Haziran 2014 Pazartesi

SU SESİ VE KANAT ŞAKIRTILARINDAN 
Billur bir avize Bursa’da zaman
A.H. Tanpınar
 Her yıl başka bir ülkede yapılan Autex dünya tekstil konferansının 2014 yılı organizasyonu Bursa’da MKKM'de yapıldı.
Gözlemlerime göre bir çok akademisyenin bilimsel çalışma yapmanın yanısıra sosyalleşme amaçlı katıldığı konferanslara ben de eş durumundan katılıyorum ve gittiğim yeri bir güzel gezip harmanlıyorum. Esasen Bursa ayağında yapılacak etkinliğe katılma niyetim yoktu ama Ziya hadi sen de gel deyince hiç de nazlanmadım. Nasıl niyetim yokmuş. Anladığınız üzre kendime bile numara yapıyormuşum.
Bursa sınırlarına girdiğimde sanki on kilo birden hafifliyor ve bir o kadar da mutlanıyorum. Gökyüzü sanki hiçbir yerde olmadığı kadar ferah ve huzurlu.. Köyleri şehrin sanki içinde de aynı zamanda dışında gibi.. Ne bileyim öyle işte! Bursa: Canımın taaa içisin seen nasıl severiiim biir bilsen.!
Tubitak misafirhanesine yerleştik. Pek şık olmasa da temiz bir tesis. Hem de konferansın yapılacağı Merinos Kültür ve Kongre Merkezi’ne birkaç dakika uzaklıkta. 2010 yılında, Türkiyenin ilk sanayi kuruluşlarından ve kuruluşundan itibaren 17500 kişinin istihdam edildiği Sümer Holding Bursa Merinos Yünlü Sanayi Müessesesi 2004 yılında özelleştirme kurulunca tüm itirazlara rağmen kapatılınca, yerine yapılan kültür merkezi 2010 yılında açılmış. 

Kamu yararına park, kafe ve restoranlar, fuar alanı, nikah salonu, sergi salonları, belediye bünyesinde çalışmalarını sürdüren müzik guruplarına tahsis edilmiş salonlar, konferans salonları  ve üç müzenin yer aldığı 370 dönümlük Merinos fabrika alanı kişisel görüşümce en anlamlı şekilde değerlendirilmiş.
  
Merinos fabrikasının eşyalarını ve makinelerini kullanarak bu alanda kurulan Tekstil Sanayi Müzesi çok beğenimi aldı.
 
Bursa’ya gidenlerin müzeyi görmeleri ısrarlı önerimdir. Üstelik ücretsiz. Enerji müzesini de görmenizde fayda var. 

Gezerken bir çok çocukluk anınız canlanabilir. 
Bir başka yazıda iki müzeyi de yazıcam. 
Sabah ilk olarak Sezer’le buluşup kahve eşliğinde sohbetimizi yaptık. Sonra diğer arkadaşlarımla. Akşam botanik parkındaki Bey Konağında iskender yeme faaliyeti vardı. 
 Kalori malori demeden yedik yuttuk. Afiyet oldu.
 Park içinde azıcık yürüdük.
 İlk yapıldığı dönemleri anımsayınca park kendini aşmış ve gittikçe daha güzelleşmiş.
 Ertesi gün Özge'yle buluştuk. O da konferansa benim gibi eş durumundan gelmiş. Amerika gezimizde o bana Raleigh’de rehberlik yapmıştı. Özellikle üniversitenin muhteşem kütüphanesini gezdirerek tüm kıskançlık duygularımı ayağa kaldırmıştı. 
http://www.lib.ncsu.edu/huntlibrary
Bursa’da ziyaret edilecek yer çok. Muradiye külliyesinden başlayalım dedik ama restorasyon nedeniyle sadece bahçe kapısından bakabildik. Birkaç ay önce gitmiş ve içeride dolaşabilmiş hatta açık olan bir iki türbeyi görebilmiştik ama külliye şimdi külliyen kapalı. 
Tophane inşaat halinde. 
  Saat kulesinin önünden Bursa'ya tepeden bakarak koca koca toki çirkinliğine şahit olduk. 

Bu adamlar ne yaptıklarını bir gün anlarlar umarım. Orhan gazi türbesini görüp FSM de bir başka arkadaşımla buluşmak üzere Nilüfer'e, sevgili mahalleme gittik. 
Şehir merkezine;Bursalılar heykel civarına yukarıya gitmek der,  dönüp Cumhuriyet caddesinin tozu toprağının arasından geçerek Koza Han’da kahve içip ortamın tadını çıkarmaya baktık. 

Koza Han pasaklılıktan ne zaman kurtulacak bilemiyorum. Çeşit çeşit allı güllü(!) bahçe şemsiyeleri hem görüntü kirliliği yaratıyor hem de etrafı görmeye ve nefes almaya engel oluyor. Tramvay caddesi de kazılmış, toz toprak içinde. Sevgili Bursa belediyesi ilgilenin bu işlerle. Bursa, yerli- yabancı turistlere ve halka böyle mi hizmet veriyor? Olmaz ki aaaa… Bursanın eski belediye binasına yıllarca orada yaşamış biri olarak hiç girmemiştim. Bu kez gireyim dedim. Meğer öyle ben geldim belediye binasına gireyim desen pek mümkün değilmiş. Nedense kapıda bir çok görevli var. İçeri girmemize izin verdiler ama hepsinin dilinde şu var: Aman sessiz olun, odalara sakın girmeyin. Memurlar çalışıyor. Esrar-ı engiz bir durum var ama nedir anlayamadık. 

Bir görevli ısrarlarımıza dayanamayıp üst kata çıkardı. Üst salon alt salondan daha güzel. Hem tefrişi hem de evet evet tefrişi. Atatürk buradaki salonlardan birinde Zeybek oynamış. Hani meşhur bir fotoğrafı var ya bir dizi yerde.. İşte o salon. Belediye meclis üyelerine toplantı salonu yapılmış. Masalar, sıralar falan.. 

Artık pek kullanılmıyormuş.
Eski belediye binasının yanıbaşında; Tayyare Cemiyetince yaptırılıp 1932 yılında hizmete açılan ve Bursa belediyesince uzun yıllar Tayyare sineması olarak kullanılan kültür merkezine uğradık. Oldukça yıpranmış olan salon 90'lı yılların başında restore edildi. Merkez, toplantı, sinema, konser ve sergi salonları ile her türlü sanatsal etkinliğe açık. Şehrin kültür hafızası olan Tayyarenin önünden geçip Kent Müzesine gittik. Giriş bir buçuk liraymış ama müze gezemeyecek kadar yorulduğumuzu fark edip dönmeye karar verdik.
 
Aracımızı park için en uygun yer diyerek bıraktığımız Zafer plaza'da tatlı yiyip limonata içtik.

Yürüyerek harcadığımız enerjiyi yerine koymak, biraz dinlenmek ve elbette ki otopark parasından kurtulmak için...
Akşam Almira otelde akademisyenler, bilim insanları vur patlasın çal oynasın dediler. Ne kurtları varmış. Yerli yabancı hepsi piste doldu. Gece sona erene kadar pisti boşaltmadılar. Dilek ve Binnaz Hocalar; madem öyle damat-gelin halayını oynamadan bırakmayız dedi. Gerçi Dilek Hoca halaya kalamadı ama biz onun yerine oynadık. Gece başka arkadaşlarımızın katılımıyla özgen’de kahve eşliğinde sohbetle bitti. Az daha unutuyordum; Uzun yıllar önce, ben gençken, Ulubatlı Hasan Anadolu Lisesinde 7. sınıfta okuttuğum bir öğrencimle konferansta karşılaştım. Fatih iyi ki beni tanımış. Böylece Bursa’da olmanın mutluluğu katlandı.
Birden bire ısınan hava ve nem epey yorucu oldu. Sabah enerji yoksunu olarak kalkıp kahvaltımı yaptım. Özge’yle buluştuğumuzda saat on olmuştu sanırım. Birlikte Misi köy’e gittik. O kahvaltı yaptı. Ben de ikinci kahvaltı niyetine tost ve çay istedim. Gelen tost bir aileye yeterdi herhalde o kadar büyük.
Köy içinde dolaştık. Cittaslow Misi köy’e bir çocuk kütüphanesi yapmışlar. Bayıldık. Çocuk olasımız geldi. 

Köy ahalisiyle sohbet edip onlarla bezelye ayıklarmış gibi poz verdim. 

Döndüğümüzde konferans bitmek üzereydi. MKKM çimlerinde temiz havada biraz vakit geçirip herkesle vedalaşıp ayrıldık. 

Son olarak konferansta sunulan tatlı tabağıyla sizi özendireyim.  Alara’ya uğrayıp meyve ağacı ve ahududu fidanı, Yunuseli köyünden taze enginarlar alıp la la la la lappup piiiii istikamet ev dedik. Hoşbulduk Çorluuu!
Not: Henüz gelen bir haberi aktarıyorum. Temmuz ayındayız ve Bursa camileri, hamamları, aşevleri, külliyeleri, Orhangazi türbesi gibi Osmanlı mirası ve yine Osmanlı mirası Cumalıkızık köyü ile Unesco Dünya Mirasına alındı.
http://whc.unesco.org/en/list/1452