30 Temmuz 2014 Çarşamba

BAŞLIĞI KENDİNDEN 
Yaz tatilimizin bir kısmını geçirmek, Ayvalığın pırıl pırıl, serin sularında kendimize gelmek için bir kaç yıldır yaptığımız gibi Şükran'ın yazlığına yol aldık. En güzel tatil bedava olandır. Tekirdağ'dan Eceabat yolunu takiple Kilitbahir(ne güzel bir ad değil mi?)den küçük feribotlarla karşıya geçmek saate bağlı olmadığı için tercihli ulaşım şeklimiz oluyor. Feribot geçişlerinin her defasında Gelibolu yarımadasını bir çok kez gezmeme rağmen nedense hiç ziyaret etmediğim, kalbi andıran şekliyle Kilitbahir kalesine bakakalırım.
  
Şimdi şu anda kendime, bir dahaki sefere, hatta özel olarak gidip kaleyi ziyaret sözü verdim. Siz de şahitsiniz. Buradan okursunuz. 
Kilitbahir kalesinin tam karşısında Çimenlik kalesi kardeş kardeş boğazı korumuşlar yıllar yılı. Artık onları kollamanın zamanıdır. Çanakkale'de feribotu terk edip, Ezine'den geleneksel peynir alım işlerini yapıp(Sebzemizi Eceabat'a hatta Kabatepe'ye gelmeden az evvel ve her zamanki sebzecimizden alıp bagajı pazar çantasına benzetip geçmiştik.)Kaz dağlarına tırmandık. 
Burada annem ve babamla oturup çay içtiğimiz, yamaca konuşlanmış, ağaçlar altından Ege'yi kucaklayan çay bahçesinin önünden seyirle Küçükkuyu'ya indik. Artık yol bitti sayılır. Buradaki Adatepe zetinyağı müzesini gezdik. http://www.adatepe.com/tr  Bireysel çalışma ile zeytin ve zeytinyağı üretim ve üretim araçları dahil çeşitli dokümanlardan oluşturulmuş. Ayvalık-Sarımsaklı ve son olarak hedefimiz vaktinde yapılaşmaya izin verilmiş, gelmemesini can-ı gönülden dilediğim ikinci bir emre kadar sit alanı ilan edilmiş Badavut;hem çok sakin hem de Sarımsaklıdan kat be kat temiz. Yol üzerinde Küçükköy beldesinin belediye fırınının önünden geçmek zorundayız.
 Eh hal böyle olunca taptaze boyozlar, çeşitli kurabiyeler, lor tatlısı, sakızlı kurabiye; bir gurmeye göre Ayvalıktaki Güler pastanesinin sakızlı kurabiyelerinden çok daha lezzetliymiş, almadan geçmek olmaz. Zaten Badavutta kaldığımız süre boyunca her sabah rutin olarak fırın ziyaret ediliyor ve bu tatlar her gün eve taşınıyor. 
Alaçatı
Hani hep diyorlar ya Alaçatı Alaçatı diye bir görelim dedik. 
Booking.com'dan ayarladığımız, dört odalı minik Sahara otelde bir gece konakladık. Çiğdem Hanım aile evlerini biraz uğraşı vererek her türlü işini kendisinin yaptığı dört odalı pırıl pırıl bir otele dönüştürmüş.
Çabucak odalarımıza yerleşip sörfe gelmiş olan arkadaşlarımızla buluştuk. Ziya durur mu? O da antreman yaptı.
Sörf yapılan koyun bir tarafı epeyce bakımlı iken diğer yakası çöpten geçilmiyor. Yüzmek için ise Çeşme-Ilıca vs. yerlere gitmek gerek.

 Gündüz başka akşam başka güzel lavanta kokulu Alaçatı sokakları

son derece temiz, tamamı Arnavut kaldırımı türü taşlarla döşeli, şirin, özgün, neşeli ve eski objelerin satıldığı dükkanlarla dolu ve çok huzurlu.
 iki katlı cumbalı taş evleri;yeni yapılanlar aynı eski tarzı kullanarak yapılmak zorunda, saygılı esnafı, güzel yemekler sunan restoranları derken dakika dakika kalabalıklaşmaya başlayan sokaklar geçit vermez oldu.
 
Fotoğraflardaki sakinliğe aldanmayın gerçekten çok kalabalık. Bu kadar insan hangi şartlarda konaklıyor bilemedim. 

Sabah otel işletmecimiz Çiğdem hanımın hazırladığı enfes kahvaltıyı yedik yuttuk. Masaya sonradan gelenleri çekmeyi unutmuşum. Görmeyin de özenmeyin(!) diye kasten??? Açgözlülük müdür nedir acabaaaa? 
Otelin yan sokakağında başlayan çarşıyı dolaşıp yüzü aşkın yaşlarıyla gelenleri selamlayan dört adet yeldeğirmeninin dibindeki bir kafede kahvehane tarzı ahşap sandalye ve masalarda (genel olarak tüm Alaçatı'da aynı) oturup çay-kahve faaliyeti yaptık.

 Şimdilerde yerinde yeller esen Alaçatı belediyesi, Falım sakız firması ve Temanın sakız ağaçlarını koruma projesi geliştirip
sakız ağacı  bahçeleri oluşturduklarını duydum. Projenin nişanesi seramikten yapılmış bu parçaları duvarlara asmışlar. 1850 de çıkarılan bir fermanla, ticari amaçla kullanılmak üzere Alaçatı bataklığı kurutulup doğal limana ulaşılmış. 1912 Balkan savaşları sonucu Makedonya ve çevresinden kaçan büyük bir gurup Alaçatıda iskana tabi tutulmuş. 1923 yılında imzalanan Lozan antlaşması gereğince mübadeleye tabi tutulanlardan büyük bir gurup Rumlarla yer değiştirmek zorunda kalınca yaşanan büyük nüfus değişimiyle Alaçatının kimi değerleri kaybolmaya yüz tutmuş.

Zeytincilik ve şarapçılıkla geçinen Rum halkın yerine gelen Balkan mübadilleri kendi ilgi alanlarına giren, bildikleri işi, tütün yetiştiriciliğini yapmak üzere üzüm bağlarını sökmüşler. Böylece zeytincilik ve şarapçılık sekteye uğramış.
  Bilgi alma konusunda zorlandığım 1874 yılı yapımı Alaçatı Pazar Yeri Camisi-Meryem kilisesi tam merkezde. Sorduğum kişiler sadece restorasyon sonrasından bahsetti. Gerçek bilgi verecek birine ise ulaşamadım. İçine girmedim ama söylenenlere göre 2010 da yapılan restorasyon sonucu ikonaları ortaya çıkarılmış. İkonalar namaz vakitleri perdeyle kapatılıyor diğer zamanlar açık bırakılıyormuş. 
Goggle'dan çaldığım fotoğrafta uygulama görülüyor.
Caminin dış görünüşü 
Cumartesi günleri kurulan pazarı pek ünlüymüş. Çevreden pazar için buraya gelenler olurmuş. Bir daha gelirsek Cumartesi gününe bir de Nisan ayında, değişen tarihlerde yapılan geleneksel ot festivaline dikkat edelim.  Çok şükür yarebbime biz de Alaçatı gördük. Huzur içinde evimize dönebiliriz.
Ayvalık
Nuh'un haber almak için gemiden gönderdiği güvercin, ağzında zeytin dalıyla dönmüş. Kutsal kitapların hepsinde; Barış, bereket, şans, ve kutsal olarak nitelenen meyvesiyle ölmez ağacı zeytin, Ayvalığın köşesini bucağını kuşatmış. Ayvalık sarımsak taşından yapılı evleri ve daracık sokaklarıyla insanın içini ısıtan bir sahil kenti. Bu sıcakta ısıtan deyince birden iyice sıcak bastı sanki. Kıvrım kıvrım kıyıları, zeytin ağaçlarıyla kaplı tepeleri, her yerden muhteşem Midilli manzarasıyla pırıldayan denizi, sahile dik inen daracık sokakları özgürlük duygusuna kapılarını açıyor. Çarşı içinde küçücük dükkanları ve her kese hitap eden pazarı ve Cumartesi günleri kurulan bit pazarıyla neşeli bir yer. 

Yukarıdaki fotoğraf çekileli kaç yıl oldu bilmiyorum. Epeyce de gençmişim. Alttaki fotoğrafı aynı yerde çektirdiğimi sanarak nostalji yapayım demiştim. Olmamış. Neyse siz olmuş sayın beni mahcup etmeyin.
Çarşı içindeki 1870 yapımı saatli Cami, 1928 yılında kiliseden evrilmiş.
Annem ve babam 2010 yılında gittiğimizde camiyi böyle incelemişlerdi.
İçini de ben böyle incelemişim yine yıllar önce.
  Bu caminin hemen yanı başında, Ayvalık'ın ilk kilisesi olduğu belirtilen,
15. yüzyıl yapımı, Kültür bakanlığınca restore edilmiş Taksiyarhis anıt müzesine-her nasılsa cami değil müze olsun denmiş, gittik. Müze kart geçerli. Kart yoksa giriş bedeli 5 lira. 
Kahvelerin bulunduğu sokakta dinlenip karadut şurubunuzu ya da ne bileyim ne içecekseniz içip dinlenin

 sonrasında azıcık yukarı doğru kıvrılıp Hayrettin Paşa camisini görün.
Cami ve bahçesindeki yapılar, Kato Panaya adıyla papaz evleri, okul ve kilise olarak düzenlenmiş  bir kompleksmiş. Okul hala okul ama papaz evlerinin ne olarak kullanıldığına dair bilgiye ulaşamadım. Son olarak Aya Georgis kilisesi-Çınarlı camisini ziyaret ettik. 
 Cami gerçekten muhteşem. Hiç bir çizimini dahi görmediğim halde atfedilen azametten olsa gerek İskenderiye kütüphanesi gibi diye düşünmekten kendimi alamadım. İçerisini çok görmek istediğim halde imam ve ahali serin olsun diye caminin sekiz kapısından bazılarını açmış, yayılarak kuran okudukları için yapamadım. 

Bunlar da Çınarlı camisinin önündeki kahvede pinekleyen ve elimde fotoğraf makinesi olduğu için sanırım, beni turist zannedip anlamayacağım düşüncesiyle bir şeyler geveleyip sonra lafı çeviren mahalle sakinleri.
Bir çok kilisesi olan Ayvalıkta maalesef ya camiye dönüştürüldükleri, tütün deposu yapıldığı ya da bir neden olmaksızın kilitli olduğu için ibadete açık bir kilise yok.
Şeytan sofrası adı verilen, sözde şeytanın ayak izinin bulunduğu eşsiz manzaraya sahip tepe çay bahçeleri ve değnekçiler tarafından işgal edilmiş. Yine de gidilesi yerdir. 
 İlçede terk edilmiş bir çok zeytinyağı fabrikası binası var. Bacaları sanki hemen üretim yapmaya hazırım diye bağırıyormuşçasına kuş bakışı takipteler ama ilgilenen yok. 
Bir tanesi market, biri otopark, diğeri serserilere barınak olmuş. 
Az kalsın unutuyordum. Tansaş'ın hemen önünde bir turizm tanıtım bürosu var. Ayvalık haritasını bana bir liraya sattı. Aynı harita bir kaç yerde, dükkanların önündeki sehpaların üzerinde ahali alıp kullansın diye bırakılmıştı. Bir lira benden bir lira öbüründen diye kızdım iade için gittim ama bu kez kimseyi bulamadım.

Laati Lokum lokumlarını Bursa Ulus şekercilikten getiriyormuş. (Bayılırım Ulus şekerciliğin lokum, portakal kabuğu reçeli ve armut şekilli un kurabiyesine. Yeri Bursa Ulu caminin bulunduğu caddede , neredeyse camiye yirmi metre kadar uzakta. 
http://taksepetikoluna.blogspot.com.tr/2013/11/bursaaniinn-ufak-tefek-taslaariii-2.html   ) Laati Lokum ücretsiz Ayvalık harita ve broşürleri edinebileceğiniz dükkanlardan biri.

Pasaportunuz yanınızda bulunsun. Ayvalık deniz sınır kapısından Midilli adasına gidip adanın her yerini gezip dönmek isteyebilirsiniz. Biz iki yıl önce hem Türk hem Yunan sınır polisinden azıcık eziyet görme karşılığı gitmiştik. Şimdi belki daha anlayışlıdırlar. Vizeniz yoksa sorun değil. Bilet aldığınız turizm ofisleri sizin için alıveriyorlar.
Cunda
Piri Reis'in Kitab-ı Bahriyesinde Yunt adaları diye bahsettiği, suni yöntemlerle Lale adasıyla birlikte karaya bağlanmış günümüz Cunda'sı Ayvalığın popüler bir köşesi. Sokaklarında dolaşmak gerçekten keyifli.
Sahilde balıkçılar ve lokmacılar, incik boncuk ve akşam havası almaya gelenlere papalina ve diğer deniz ürünlerini servis etmek için sıraya girmişler. Bana mülteci teknelerini çağrıştıran gezinti tekneleri Ayvalıktan kalktığı gibi buradan da müşteri alıp etraftaki irili ufaklı adaların bir kaçı ile koylarda pırıl pırıl Ege sularında yüzmeye götürüyorlar. Adaya resmi olarak kurtuluş savaşında önemli görevler üstlenen Ali Çetinkayanın adı verilmişse de halk Cunda demekten vaz geçmemiş. Çehresini büyük ölçüde değiştiren eski Taş kahve kahve severleri eskisi gibi mutlu edemiyor olmalı ki pek fazla müşterisi yok. 

Yine de bir kahve içmeden dönmeyin ve adadan zeytin ve ürünleri satan dükkanlardan yağınızı, zeytin ve sabununuzu almayı unutmayın! Unutursanız ne olur? Hiç bir şey.
 
Ayvalığın içi ve yol boyu zeytinyağı satıcılarıyla dolu.
Cunda merkezde, koruyucu baş melekler Cebrail ve Mikaile adanmış Taksiyarhis kilisesi var. Kilise 1844 yılında, Ayvalık civarındaki evler ve diğer yapılar gibi yörede çıkarılan ve işlemesi kolay sarımsak taşından yapılmış
 Bir söylentiye göre dünyanın en büyük çanına sahipmiş. Bir diğer söylentiye göre bu çan Berlin Bergama müzesinde sergileniyormuş. Müzeyi gezmiştim ama Bergama sunağına odaklandığım için midir bilmem, çan görmedim. Sanırım sadece söylenti. Önceki yıllarda gittiğimizde kilise bahçesindeki eski evde yaşayan sinirli teyzenin pencereden attığı kimliğini kaybetmiş anahtarı alıp içeri girebiliyorduk. 2011 yılında Rahmi Koç Müzecilik ve Kültür vakfına geçici tahsisle verilmiş. İyi olmuş. Neden derseniz:Fresklerdeki dini figürlerin gözleri oyulmuş, tavanlar, kapı ve kilisenin içindeki her şey tahrip olmuş durumdaydı.
 Hepsi yenilenmiş. Hatta yenileme adına sarmısak taşından yapılı duvarlar güzelce sıva ile kaplanmış, kimi freskler aslına benzetilerek yeniden yapılmış. Bu arada tarihi önem arz eden Ahmet buradaydı, Veli buraya uğradı, Ali Ayşeyi seviyo, bu freskin gözünü ben oydum gibi duvara kazıma hatta tavana kadar ulaşıp yazmak için verilen uğraşılara saygı gösterilmemiş. Onlar da yok edilmiş. Emeğe saygı ama lütfen.
Açıkçası kilise yeniden yapılarak, yeniden ve henüz dünyaya gelmiş gibi bir şey olmuş. Vakıf kiliseyi müze olarak düzenlemiş. Müzeyi ayrıca yazıcam. Gitmeden önce okursanız gereksiz zaman kaybından kurtulursunuz. Giriş öğretmen ve öğrencilere ücretsiz.
Cundaya tepeden bakan Aya Yannis kilisesine ait yel değirmenleri aynı vakıf tarafından restore edilmiş.  Muhtar Kent anne ve babasının bin üçyüzden fazla kitabını vakfa bağışlamasıyla kilisenin bir bölümü-şapel bahçesinde denize hakim bir kafeteryası olan Sevim-Necdet Kent kitaplığı olmuş. 

 Kitaplığa 09:00-17:30 arası ücretsiz girilebiliyor. Geç kaldığımız için kitaplığı göremedik.
Sadece Çarşamba günleri ziyarete açık, 17. yüzyılda Atostan gelen Aynaroz keşişlerince yapılan(vallahi ben google'ın yalancısıyım. İçeri giremeyince böyle bilgi hırsızlığı yaptım.) Ayışığı manastırına gitmek üzere işaret tabelalarını takip ederek, zeytinlikler arasındaki bozuk yoldan;arabanız bir parça yüksek olursa üzülmezsiniz, toz duman arasında manastır kapısına ulaştık. 

Meğer ziyaret sadece saat 10:00-15:00 arasıymış. Burada da kapıdan döndük. Manastır mübadil bir ailenin özel mülki iken satış yoluyla Suzan Sabancıya geçmiş. Suzan Hanım manastırı restore ettirerek bir günlük müze kimliği kazandırmış. Bize de çarşamba günleri saat üçe kadar ziyaret etmesi kalmış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
Romantik ve doğa düşkünleri için: Ayvalık-İzmir yönünde Sarımsaklı yol ayrımını geçtikten kısa bir süre sonra sol tarafınızdaki tuz üretim tesisinde salınan pembiş flamingoları görebilirsiniz.
Ayvalıktan ayrılmadan önce Girit ve Rum mutfağı ile tanıştığınızdan, deniz ürünleri yediğinizden emin olun.

10 Temmuz 2014 Perşembe

EDİRNE'DEN SELAMLAR
Yeşneyle beraber İstanbul'dan  yola çıkıp Ziya görevde olduğu için hafta sonunu ailece geçirebilmek amacıyla 5 Temmuz sabahı Edirne'ye hareket ettik. İki buçuk saatlik yolculukla ulaştığımız temiz ve sakin Edirne otogarından önceden rezervasyon yaptığımız öğretmenevine gidip pasaklı odasına yerleştik. Ziya'nın işi bitene kadar daha önce birkaç defa gezdiğimiz şehri dolaştık. Önce Selimiye Camisi ve arastası sonra meşhur Aydın tava ciğercisi ziyaret edildi.  Selimiye camisi Edirne'ye gelenlerin mutlaka gördükleri mimari eserlerden. Sultan Selim tarafından 1569 yılında Mimar Sinan'a görev verilip yapımına başlandıktan altı yıl sonra bitirilen kare planlı cami şehrin her yerinden görülebilecek bir tepeciğe kurulmuş. Sinan; Şehzade camisini çıraklık, Süleymaniyeyi kalfalık Selimiyeyi ise ustalık eserim diyerek yaptığı en kıymetli eser olarak tanımlamış. Tam kare planlı oluşu ile karenin simetri eksenleri üzerinde, şehrin herhangi bir yerinde bulunan bir kişi için dört minaresi iki ya da üç minare yanılsamasına sebep olur. 

 Her birindeki üçer şerefe akşam olup ışıkları yanınca görsel bir şölen sunan minarelerin ikisinde şerefelere tek merdivenden-yoldan çıkılabilirken diğerlerinin üç şerefesine çıkmak için birbirinden bağımsız üç ayrı merdiven olduğu bildiriliyor. Minarelere çıkan merdivenler dardır. Ne işimiz vardı da çocukken çok çıkardık bilmiyorum ama o zamanlar bile dar ve sıkıntılı gelirdi. Şimdi çık deseler cesaret edemem. Üç ayrı yol demek epeyce dar merdiven demektir gibime geliyor. Caminin içindeki müezzinler mahfilindeki mermer ayaklardan birine oyulan ters laleyi fotoğraflamak istedim ama koruma amacıyla üzerine kapattıkları şeffaf akrilik parça hem görünmeyi hem fotoğraf makinesi ile görüntü almayı zorlaştırmış. Cami, kubbesi, minareleri, içindeki dekorasyonda kullanılan İznik çinileri, arastası ve etrafındaki diğer tüm sosyal alanları ile 2011 yılında Unesco Dünya Mirası olarak tescil edilmiş. Ayrıca en iyi düzenlenmiş Osmanlı  külliyesi olduğu kabul edilmiş.
http://whc.unesco.org/en/list/1366
Selimiye camisine çıkışı olan Arasta; Gelir getirmesi için 3. Murat döneminde caminin altına doğru, 73 adet kemer ve 4 kapısıyla upuzun ve kanatlı, her türlü eşyanın satıldığı bir ilgi odağı. Her zamanki gibi çok kalabalıktı. İlk yapıldığında çatı kaplamasında kullanılan kurşun plakalar zaman içerisinde sökülerek onarım işlerinde kullanılmış. 17. yüzyıldan beri yapılagelen meşhur Edirne sabun meyveleri, çeşitli renk, koku ve boyutta sabunlar, Edirne süpürgeleri ve daha nice eşya satılmak için göz süzüyorlardı. 


 Edirne süpürgesi sapına çakılı kabara ile sahibi olduğu kadının bekar, kapıya asılı ise evde evlenecek yaşta kız olduğunu simgeliyormuş. Gelin çeyizinde de yerini alan süslü süpürgeler havayı süpürürmüş gibi yapınca kötülükleri kovar, nazarı def edermiş(!).
Bizans imparatoru Hadrianus döneminde yapılan Edirne kalesinin büyük bölümü yok olmuş. Hem kalede hem yeni saray denilen Saray-ı Cedid-i Amire alanında gerçekten uygulandığı şüpheli görünen kazı çalışmalarına ilişkin tabelalar gördük. Kalenin dört adet burcundan biri, Osmanlı döneminde Makedonya, Kafes kapı, Germe Kapı ve Zindanaltı olarak anılan kulelerden Zindanaltı, adından anlaşılacağı üzere zindan ödevi yapmış. Geçirdiği çeşitli badireler sonucu günümüze ulaşabilen tek burç Makedonya kulesi.

 1866 yılında yıpranan Makedonya kulesinin gövdesi üzerine ahşap malzemeden çıkılan ek katlar bir yangın sonucu yok olunca 1894'te bu kez kesme taştan, saat kulesi olmak üzere ayağa kaldırılmış. Fransa'dan getirtilen saatler dört cepheden görülecek şekilde yerleştirilip saat kulesi adını almış. Bu işlevini de zaman içerisinde yitiren kule şu anda son aşamalarında görünen restorasyonun ardından arkeoloji müzesi olarak ziyaretçilerini kabul edecekmiş. Müjdeyi ben vermiş olayım.
Akşama doğru Ziya ile buluştuk. Sevimli ve neredeyse her yüz metrede bir heykel, minik bir havuz olan çarşıda biraz dolaştık. Şehrin birçok noktası çeşitli heykel, sembolik anıt ve insana kendini iyi hissettiren minik havuzlarla süslenmiş.

                             
 Çarşıda birer dondurma yedikten sonra 2. Bayezit külliyesine gittik ancak ve elbette ki kapalıydı. Zararı yok iki kez ayrıntılı bir şekilde gezip incelemiştim. Hatta burada kullandığım fotoğraf önceki ziyaretimdendir. 
1484-1488 yılları arasında 2. Bayezıt'ın yaptırdığı külliyenin bir kısmı sağlık müzesi. Edirne'ye gidenlerin mutlaka uğradığı müze;15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar tıp alanında yapılanların anlatıldığı minyatür, resim ve tıp eşyalarıyla görülmeye değer. Küçüklüğümüzde ödümüzü patlatan, bir hastada kullanıldıktan sonra kaynatılıp diğer hastaya da tedavi aracı olan enjektörlere bakakaldım. Kimileri der ya eski çağlarda dünyaya gelseymişim diye asla ve kat'a.. Düşünsenize anestezi olmadan ameliyat falan yapıyorlar. Ne yapayım ben romantik ama bitli elbiseleri.. Darüşşifa kısmında akıl ve ruh sağlığı hastalarının bakımları, tedavi süreçleri konu mankenleri kullanılarak, tedavi sürecinde kullanılan müzik ve su teması eşliğinde canlandırılmış. 2004 yılında Avrupa Konseyi Avrupa Müze ödülünü, 2007 yılında Avrupa Kültür Mirası-Mükemmellik kulübü En İyi Sunum ödülünü almış.
http://saglikmuzesi.trakya.edu.tr/pages/genel-bilgi#.U75wVfl_tEN
Külliyenin önündeki İpekibrişim ağacını ablam için çektim. Gerçekten güzel ağaç. Çiçekleri bir harika.
Külliye 1923 yılından beri Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı Sarayiçi yolu üzerinde. 
Adı hep geçen ama kimsenin bilmediği Edirne sarayı, adını verdiği Sarayiçinde. 1. Murat'ın Edirneyi alıp güreşçiler tekkesini kurmasıyla  her yıl güreş yapılması geleneksel olmuş. Önceleri Nazif Ağa tarlası denen yerde yapılan güreşler, Balkan savaşları sonrası tarlanın Yunanistan tarafında kalmasıyla Virantekke denen yerde yapılmaya devam etmiş. Cumhuriyet dönemiyle beraber Tunca'nın kolları arasında bulunan Sarayiçinde yapılmaya başlanmış. İlk kez  gördüğüm Sarayiçi, genişçe bir meydan. Güreş ve diğer sosyal-sportif etkinliklerde kullanılmak üzere stadyum benzeri bir yapının önünde Altın kemerli, eski ve ünlü güreşçilerin heykelleri bulunuyor. 

Kurtdereli, Kel Aliço ve Koca Yusuf ile
 Efsaneye göre Yunanistan sınırları içinde bulunan Kırkpınar'da, sabaha kadar mum ve fener ışığı altında sürüp ölümle sonuçlanan güreşe ithafen güreş davetlerinde kullanılan kırmızı dipli mum simgesini fotoğrafladım. Meydanın her iki yanında biri  Fatih diğeri Kanuni adlı iki köprü var. Fatih köprüsünün bir ucundaki Adalet kasrı ihtişamlı bir şekilde etrafı izliyor. 

Adalet Kasrı; Kanuni zamanında, şimdi kalıntılarıyla belirli Edirne sarayına ilave olarak yapılmış, sarayın sağlam olan tek parçası. Kasrın önünde iki adet küçük dikdörtgen prizma taş gördük. Bunlardan sağdaki seng-i arz;halk  gerçekleşmesini istediği dileklerinin yazıp buraya bırakırmış, soldaki seng-i ibret;cezalandırılanların kesik başları sergilenirmiş. Ruh daraltıcı değil mi? 

Sultan Abdülaziz'in Avrupa seyahati dönüşünde Edirneye uğraması şerefine kulenin yanı başına bir dikilitaş koyulmuş.  Yeşne Lozan anlaşması sonucu bizde kalan, Meriç'in ötesindeki tek Türk toprağı ve anladığım kadarıyla Edirnenin sosyal yaşam damarı Karaağaç'ı hiç görmemiş. 
İtalyanların Tunca köprüsünün ayağında elektrik üretimi için kurdukları, Edirne'nin elektriğini sağlayan, ihtiyaç kalmayınca sokağa atılan ev eşyası gibi ortada kalan mahzun binayı sevip
sırasıyla Tunca köprüsü, iki köprü arası denen restoranların bulunduğu bölge ve
 
Meriç köprüsünden süzülüp Arnavut kaldırımlı (Yola bu taş döşenince neden Arnavut taşlığı, Arnavut yolu değilde kaldırımı dediğimizi hala çözebilmiş değilim. Çözen var mı?)yoldan tıkır tıkır geçerek, koca çınar ve diğer ağaçların gölgesinde Karaağaç'a geldik. Burada Lozan müzesi, Lozan anıtı ve Sirkeci garı örnek alınarak yapılan ancak şimdilerde Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılan Edirne Tren garına geldik. Ziyaretçiler eski trenlere çıkıp-platform olmadığı için çok zor-makine dairesinde makinistlik yapıyormuş gibi fotoğraf çektiriyorlar. Ben de çektirdim ama lokomotife çıkarken çektiğim çileyi görseniz ağlarsınız. Lozan anıtı üçlü bir kule ile onları tutan bir çember kombinasyonu. 
En uzunu Türkiye, ortanca olanı Trakya, en küçüğü Karaağaç'ı simgeliyor. Kuleleri tutan beton çember birliği, genç kız, estetik, zerafet ve hukuku, kızın bir elindeki güvercin barış ve demokrasiyi, diğer elindeki belge Lozan antlaşmasını temsil ediyorlar. Vallahi yazarken yoruldum. Epeyde geç oldu ve acıktık. 
 Beraberce Meriç kıyısındaki restoranların birinde bir şeyler yedik ve Ziya'nın ısrarları ile Hıdırlık tepesine gittik. Edirne oradan çok güzel görünüyor demişler. Evet Edirne görünüyor ama çok güzel falan değil. Üçlü karar: Buraya çıkmak zaman kaybı.
Sabah öğretmenevinde kahvaltımızı yaptık. Ziya göreve biz şehrin hiç görmediğimiz yerlerine gittik. İnformasyon bürosunu yeterli ilgi göstermediğimizden olsa gerek bulamamıştık. Küçücük 150 bin nüfuslu şehirde bulunmaz mı? 
Öğretmenevi görevlisi beyefendi bize şehrin turistik bir haritasını verdi ve haritada bulunmayan bir kaç yere işaret ederek yol tarif etti. Edirne merkezde minaresi çeşmeli ancak kuru eski camiye gittik.
 Tertemiz pırıl pırıl. İçeride koku ve dağınıklık yok. Çok büyük olmasına karşın sevimli sempatik görünüşüyle sanki küçük mahalle camisiymiş gibi sarıp sarmalıyor. Bir de Osmanlıdan günümüze kalmış ilk orijinal abidevi yapıymış. 

İçi Şamdaki Umeyye camisini çağrıştırdı.

Günümüze kadar çeşitli restorasyonlar geçiren cami, Fetret devrinde, 1403 yılında, Süleyman Çelebi tarafından yapımına başlanıp 1414'te 1. Mehmet döneminde tamamlanmış. Caminin hemen yanı başında 1569 yılı yapımı Ali Paşa çarşısını görüyoruz. 
Kanuni zamanında kuyum işleriyle uğraşanlar için yapılmış ancak bu işlevini turistik ürünlere kaptırmış. 
               
Çarşının kapılarının birindeki Kervan şekercisi her gittiğimizde tercih ettiğimiz, Badem ezmesi, Kavala kurabiyesi ve Acıbadem kurabiyesi aldığımız yer. Keçecizadeyi tercih edenler çok ama burayı deneyin derim. Çarşı içindeki çok sayıda yerel üreticinin satışa sunduğu süt ürünlerini unutmayın!
Buraları tavaf ettikten sonra Karaağaç'a tekrar gittik. Bu kez Pazarkule sınır kapısına gidip Yunanistan'a selam verdik. Dönüş yolunda yetiştirdiği ürünleri tarlasının kenarında satanların birinden taptaze sebzelerimizi aldık. 
Balkan Müdafii namlı Şükrü Paşa anıtı ve şehitliğin arkasındaki tabyalara gittik. Tabyalar müze olarak düzenlenmiş. Müze teması:Balkan savaşlarının sebep ve sonuçları ile süreçte yaşananlar. Müze, resim, fotoğraf, çeşitli dokümanlar, eşyalar ve canlandırmalarla hazırlanmış. En çok kıtlık nedeniyle sıhhat müdürünün itirazına rağmen belediye meclisince un yokluğundan ekmeğe yüzde on oranında kum katılması kararının yazılı olduğu fotoğraftan etkilendim. 
Tabyaları müzeye dönüştürmek güzel bir fikir olmasına rağmen belli ki işi iyi bilen birilerinin elinden çıkmamış. 
En kısa zamanda yeniden düzenlenmeli.
Şehir içindeki Kıyık caddesinden yukarılara doğru tırmanıp mahalle arasındaki Bulgar Swti George Kilisesini bulduk. Sultan 2. Hamit'in izniyle 1880 yılında yapılmış. 
Bakımlı, içi-dışı tertemiz, albenisi yüksek kiliseye girince tanrının gözü sembolüyle yüz yüze geldik. Kiliselerdeki tanrının gözü sembolü;Tanrının her an her yerde olduğu, ne yaparsak yapalım gördüğü, bildiği mesajını verir. Kilise hakkında kısa bilgi aldığımız görevli Birol Bey, bakımını yaptığı bir diğer kiliseye ki aramamıza rağmen bulamamıştık, gidecekmiş. Beni takip edin dedi. O önde motoruyla biz arkalarında arabayla kestirme yollar kullanarak caddeye çıkıp mahalle arasında, bahçesi çok bakımlı içi diğeri kadar olmasa da güzel ama tertemiz 1869 yapımı Aya Konstantin ve Aya Elena Bulgar Ortodoks kilisesini ziyaret ettik. 

Birol Bey ve eşi sıcacık, samimi kişiler.
  1907'de Edirne Yahudi topluluğunun ihtiyacını karşılamak için kurulmuş Avrupa'nın üçüncü büyük sinagogu olduğu söylenen Büyük Edirne Sinagog'unu görmeye gittik. 
 Önceki gelişimde tam bir virane görünümünde olan sinagogun maalesef zahmet edip fotoğrafını çekmemişim. Vakıfların restorasyon çalışmaları sonuç vermiş ve verecek görünüyor. Türkiye Sinagoglarının karakteristik müziği Maftirim burada doğmuş. Hazanlar sabahları diğer sinagoglardaki işlerine gitmeden önce burada toplanırmış.
(Linkini verdiğim fotoğraf için sahibinin iznini almadım. Umarım bana kızmaz.)
Kale içinde bulunan Sinagogu görmeye gittiğimizde şiir gibi bir eski Edirne gördük. 1435 yılında 2. Muratın yaptırdığı Dar-ül Hadis camisi bahçesindeki yeşil ortam, şıklığı, temizliği ve gelenlerin bahçede dinlenmesi için koyulan banklarıyla tam not aldı. 
2. Murat, 2. Mustafa ve 3. Ahmet'in çocuklarının mezarları bu caminin avlusunda. Kaleiçi denen bu bölgedeki eski Edirne evlerinin güzelliğini görseniz, görün lütfen! 


Acıkınca yolumuz yine ciğerci Aydın'a düştü. Günlerden pazar ve ciğerci Aydın meğer kendine tatil günü yapmış dinleniyormuş. Gerçi çok müşterileri olduğu için bir parça nezaketsizler ama sefaları olsun. Dinlenmek herkesin hakkı. Hal böyle olunca bitişiğindeki restoranda yedik. En az dünkü kadar lezzetliydi. Afiyet oldu.
Edirnede birbirine çok yakın ve çok büyük camiler, arastalar, hanlar ve daha bir çok tarihi kalıntı şehrin tamamını bir açıkhava müzesine dönüştürmüş. Hepsini göremediğim bu kalıntılar ve yaşamını sürdüren tarihi yapılardan örneklemeler şehrin ne kadar görülesi olduğunu anlatıyor.
Gülay'ın sesinden Edirne-Meriç türküsü BABUBA