Göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2014 Pazartesi

AmeriGO Vespucci gitmişse 

ben de giderim-2


Üçüncü gün;
Sabah dünkünün aynı berbat bir kahvaltı sonrası Atlanta aktarmalı olarak Asheville’e erişmek için havaalanına gitmeden önce iki saat kadar zamanımız vardı. Bu süre içinde Birleşmiş milletler binasını yakından görmek üzere çıktık. Binanın bahçesinde üye ülkelerin bayraklarını görmeyi ummuştuk ama yoklar. Bir anlam veremedik. Bina, turist ziyaretine açık ancak biletler kesinkes önceden ve elektronik ortamdan satın alınmalı. Aksi halde kimseyi içeriye kabul etmiyorlar. Otelden valizimizi alıp servisle ki kendisine bir avuç dolusu para ödenmiştir, zorlu trafikten sıyrılıp Lincoln tüneliyle(yüzyılın atılımı(!) Marmaray gözümüzün önünde canlandı.) deniz altı, aslında Hudson nehri koridorunu aşarak New Jersey, uluslararası Newark havaalanına gittik. 
NJ‘de pırıl pırıl bir güneş ve yumuşacık bir hava var. Havaalanına girişte valiz taraması, üst baş çıkarma gibi güvenlik önlemleri yok. Sadece uçağa geçişte çok ciddi bir polis kontrolüyle her yaştan çocuklar dahil, herkesin ayakkabısını çıkarttırdılar. Ayakların kirlenmesi, yere basmanın verdiği rahatsızlık kimsenin umurunda değil. Galoş vermiyorlar. Burada gelen ve giden yolcuların aynı salonu kullanması dikkatimizi çekti. Gidecek olanlar rahat koltuklarında beklerken körükten çıkanlar onların arasından geçip gidiyor. Dolayısıyla pist, bekleyen her kesin görüş alanında.
Tuvaletteki enjektör atık kutusu dikkatimi çekti. Vardır bir hikmeti dedim. Ne diyeyim! Uçağın en arkadan ikinci sıra, penceresi motorla yarı kapanmış koltuğunda seyahat ediyoruz. Süper ötesi(!) bir yer. Su, meyve suyu ve de fıstık servisi başladı. Hostes talep eden yolcu için buz poşetini çıkardığında birbirine yapışmış buzları ayırmakta hiç zorlanmadı. İki eliyle tutup torbayı çat diye yere vurdu.
Sonuç: Mükemmel ayrılma, Hijyen: O da ne? Delta havayollarının hostesleri alışılmışın dışında sanki evden gelmiş işini yapıp tekrar eve dönecekmiş gibiler. Yaptıkları işin yaşla başla ilgisi yok ama alışmışız genç ve bakımlı olmalarına değişik geldi.
İki buçuk saat kadar süren seyahatimiz sonunda Atlanta’dayız. Bir diğer, hatta artık, adı:Hartsfield- Jackson Atlanta İnternational Airport imiş. Dünyanın en büyük havaalanlarından biri. Gerçekten çok büyük. Birbirine paralel yedi adet terminali varmış. Gelen ve giden yolcular Newark’ta olduğu gibi  aynı salonda. Hatta körükten çıktığınızda: Şehrin çok yoğun, popüler bir sokağındayız, alışverişe çıkmış ve acıkmış insanlar restoranları doldurmuş yemek yiyorlar. 
Yaşattığı duygu tam olarak bu.. 
Yolcuların vakit geçirmesi için bir şeyler yapmışlar ama en çok da restoran kondurmuşlar. Boşuna obez değiller. Atlantada Asheville’e aktarma yapmak için bir saatten fazla bir süre beklememiz gerekiyor. İndiğimiz ve aktarma yapacağımız terminalin arası epeyce uzak. Hal böyle olunca aktarma yapacaklar için terminaller arası geçiş yaparken hızlı olmak gerek. Uzun yürüyüş ve yürüyen merdivenlerden sonra terminaller arası hizmet veren, ücretsiz havaalanı trenine bindik. Nereden binilecek diye endişeye gerek yok. İhtiyaç olduğunu siz değil o biliyor. Gereken yerde yolunuzu kesip buyur ediyor. Atlanta Georgia eyaletinin başkenti ve şeftali kentiymiş. Güneye indiğimiz artan sıcakla hemen kendini belli etti. Buralara yaz gelmiş. Bizim valizde bereler, kazaklar onlar askılı elbiseler, şortlar ve terliklerle geziyorlar. Neyseki yazlıkta getirmiştik. Uçuş saatimiz geldi. Yine Delta amaaa  bu kez en kral yer. En arka! Başka ne isterim ben en arkaya konuşlanmışım, pencerem yok. Şamda kayısı(!) Kimseyeeee eeetmeeeem şikayeeeett ağlarım ben haliimeeeeee!!!
Gece saatlerinde Asheville’e ulaştık. Gidiş sebebimiz Ziya’nın bir konferansa katılacak olması. Bizim gibi dışardan gidenler toplu taşımacılığın zayıf olduğu yerde arabaları tüketirler düşüncesiyle önceden araç rezervasyonu yapmıştık. Belgelerimizi alıp söyledikleri yerden aracı almaya gittiğimizde plakasız araçları görünce yanlışlıkla oto satıcısının yerine girdik diye kuşkuya düştük. İçeri girip sorduk. Dediler ki: Bizde adet böyledir. Sadece arkada plaka olur. …ama arkada karton plaka var. Olsun fark etmez. Peki. Bizde alır gideriz. Crown Plaza Resort Otele, tertemiz, mis gibi ve ferah odamıza yerleştik.
 Dördüncü gün:
Erkenden şahane bir kahvaltı yapıp Kuzey Karolayna’nın başkenti Raleigh’e gidiyoruz. Üniversiteye uğramamız gerek. Ziya işini yaparken ben Özge’yle üniversite kampüsünü dolaştım.
 Dünyaya çok erken gelmişim. Teknik adam olmadığım halde akademik çalışma yapan öğrencilerin laboratuvarlarında aklım kaldı. Biraz kıskancım galiba. Üniversitenin bir kütüphanesi var özençten yere düşebilirdim. 
 Raflar dolusu kitap, doküman, ne arasan hepsi öğrenmeye amade! Çalışma alanları son derece geniş, ferah. İster koltuğa yayıl, ister sandalyeye tüne, ister robota rica et ihtiyacın olanı bulsun, nasıl öğrenmek istiyorsan öyle... İstediğiniz herhangi bir kaynak kütüphanede yoksa dünyanın neresinde olursa olsun sizin için temin ediyorlarmış. 
 Wright kardeşler yaptıkları motorlu uçağın ilk uçuşunu bu eyalette gerçekleştirdiği için plakaların, istisnalar olsa da, hepsinde First in Flight yazıyor. 
 
 Bu vesileyle öğrendim ki aslında ilk uçuşu Wright kardeşler yapmamış. Yol boyunca taşımacılık yapan kamyonları görseniz hayran kalırsınız. 
Şimdi biri çıkıp ta Amerika hayranı kadın kamyonu bile beğenmiş yazıyor demesin. Kızarım valla..Gidin görün ondan sonra isterseniz yine hobi olarak söyleyin. Üstelik ölmeden önce yapılacaklar listemde kamyon kullanmak olan biriyim. 
Sarı okul otobüsleri sadece filmlerde yokmuş.
Raleigh içinde dolaşıp biraz tanımaya çalıştık. Meşe ağacıyla özdeşleştirdikleri  şehirde görülecek pek bir şey olmadığını gitmeden önce yaptığım araştırmada farketmiştim. Asheville’e döndük. New York’ta bir çok binanın dev gibi ve sokak konseptiyle düzenlenmiş iç tasarımları burada normal ölçülerde. Abartı yok.
 Beşinci gün:
Kahvaltının ardından dağlara vurduk kendimizi.
 Müthiş bir doğa içinde Cherokee yerlilerinin yaşadığı köye gittik. 
Benim için hayal kırıklığıydı. Niyeyse gerçek bir yerli köyü bulmayı ummuştum. Teksas, Tommiks çizgi romanlarındaki gibi. Bizimkiler dans ediyor, kırmızı urbalılar etrafta falan.. Sadece yaz aylarında yaptıkları, Cherokee’lerin yaşamını canlandıran etkinliklere ilgi çok oluyormuş.

 Köyün müzesi ve hem geleneksel el sanatlarının tanıtıldığı hem de ürünlerin satıldığı dükkanlardaki satıcıların çoğu bizim ifademizle kızılderili. 
Tarih kanalında yayınlanan Antik Uzaylılar belgeselinde izlediğim Amerika yerlilerinin yaradılış efsanesiyle tanıtıma başlanan müzeden etkilendiğimi söylemeliyim. Cherokee toplumu atalarının denizden çıktığını, bir mağarada saklanan ateşi almak için yola çıkan kartalın yanıp kararmasından sonra bir örümceğin  mağaraya girip ateşi ağıyla örüp kapatarak sırtında yeryüzüne çıkardığına inanıyor. Cherokeelerin tarihi, 
Amerikalıların gelip onları topraklarından sürmesi hikayesi ajitasyon yapılmadan güzelce anlatılmış. 
 Yerlilerle yaşayıp, yerli bölgesini haritalandıran Timberlake adlı kişi, yerli alfabesini kurgulayan Sequoyah ve bizlerin Pocahontas dediğimiz Nancy Ward müzenin aslarından.
 Ziyanın haşır neşir olduğu Cherokee mensubu beyle kartvizit alışverişinin ardından müzeyi tam terketmek üzereydik ki bankoda duran amca seslendi.
Müze broşüründe kullanılan fotoğraftaki kişinin kendisi olduğunu, isimlerimizi söylersek elimizdeki broşürü imzalayacağını söyledi. Kırmadık kendisini üstelik onu tanımaktan mutlu olduk. Kendimize bir Cherokee kilimi alıp büyük dumanlı dağlara; Great Smoky Mountain, tırmandık. 
 Dağların Clingmans tepesi yerlilerin kutsal saydıklarındanmış. 
1800 lerde, Cherokee’lere yapılan etnik temizlik ve topraklarından sürülmeleri sürecinde gözyaşı yolu dedikleri dağ, onlar için göç, ruh, mistisizm, askerlerden korunma ve yuvayı simgeliyormuş.
 Dağın; günümüzde bir çok yerli ya da değil bir çok kişi için yuvayı simgelediği söyleniyor. Peki uçsuz bucaksız gibi görünen puslu tepeleri ve geniş atmosferiyle sizler için neyi simgeliyor olabilir? Vaktinde yol açma, maden arama ve ev yapımında kullanmak için antik ağaçların çoğunu kesmişler. Zaman içerisinde yüzde sekseni katledilen asırlık ağaçların yerine yenilerini yetiştirmişler.
 Unesco Dünya Doğal Mirasındaki muhteşem dağ ortalık yeşillenince katmerlenen manzarasıyla eminim ki  insanı kalbinden vurur. Bu kadar oyalanmak yetti. Dağdan ayrılıp saat beş gibi otele döndük.
Akşam üzeri aracımızı firmaya teslim edip, dağ havası yorsa da pek aldırmayıp şehri dolaşmaya çıktık. Asheville yaklaşık 250 bin civarındaki nüfusuyla küçük, sevimli  ve güvenli bir şehir izlenimi veriyor. Taksi şoförüne sevimli, küçük şehriniz.. diye başlayan bir cümle kurunca aynadaki gözleri küçük müüüü diyerek dışarı fırladı. Güneylilerin konuşmaları biraz değişik. Pes perdeden ve yayarak konuşuyorlar.  Çoğunu anlamakta zorlandım.
 Altıncı gün;
Kahvaltımı yapmış şehre gitmek için beklerken Özge geldi. Ramiz konferansa Özge ve ben şehre. Epeyce dolaştık. 
Şehrin kaldırım ve yaya geçitlerinin bu melek figürüyle donatılmış olmasını şirin buldum. Adı Çikolatayla anılan bir dükkanı arıyorum, Özge önceki akşam gittikleri çok hoşuna giden kafeyi.
Meğer ikimiz de aynı yeri arıyormuşuz. Tatlıları güzeldi. Yedik içtik. Kişi başı bir dolar ödeyerek otobüsle Asheville Mall’a gittik. 
Kocaman bir yer olması bizi aldattı tabi. Hiçbir şey yok desem inanın. 80’lerden kalma gibi kıyafetler çekmedi bizi tabi öyle boş boş dolaştık. Çoluk çocuk otomobille seyahat ediyor olunca toplu taşımacılık zayıf kalmış. Dönüş için beklediğimiz otobüs otobüs bir türlü gelmeyince Özge’nin aramasıyla Ramiz servis yaptı da otele döndük. Burada son günümüzdü. Vedalaşıp ayrıldık. Bi ton para verip havaalanına gittik. Keşke aracımızı teslim etmeseymişiz.
 
Minik Asheville havaalanında piste bakan geniş pencereli alana güneşlenerek beklemek isteyen yolcular için sallanan sandalyeler koymuşlar. Gelirken kat ettiğimiz yolları geri gittik. Atlantaya uçup aktarmayla New Jersey, Newark havaalanına
 ve terminal önünden saat 01:00 de  kalkan otobüsle Times meydanına ..  Yol iz bilmeyen, sinirlerimi ayağa kaldıran bir taksici bizi Çin mahallesindeki otelimize götürdü. Mayor otel’in yatağı yorganı temiz gibi görünse de önerim oradan kaçmak yönünde. 
Önceden ödememizi yaptığımız ve NY otelleri çok pahalı olduğu için biz kaçamadık. 


21 Mart 2014 Cuma

ÇORLU SİZİ SEVİYOR
İstek üzerine Çorlu yazıma bir bölüm daha ilave ediyorum. Yaşadığım yeri
 önceki yazımda bahsetmediğim noktalarına değinerek bir parçacık daha anlatayım.
Yaz aylarında buradaysanız hemen hemen her mahalleden gelen oyun havaları sesleriyle bahçe düğünü yapıldığını anlar belki de katılmak istersiniz. Akşamları sahil kasabası atmosferinde, cadde boyunca dondurmalarının keyfini çıkararak yürüyen, parklarda ellerinde çay bardaklarıyla muhabbet eden ailelerle karşılaşırsınız. Şaşırmayın! Çorlu, Doğu Avrupa sınırına çok yakın, bir o kadar da uzakta, nereye baksan garnizon nereden baksan kışla.. Bir çok ilde dahi olmayan kolordulardan beşincisi burada konuşlanmış. Bayramlarda evden gördüğüm manzara; Ardı arkası kesilmeyen tanklar, asker taşıyan kamyonlar, gor gor sesler çıkararak alana doğru giderler. Kimi zaman askeri havaalanından kalkan uçakların şiddetli seslerini dinler, kırsalda yaşayıp uçak görmemiş çocuklar gibi başım havada izlerim.
Çorlu, Osmanlı tarihinde kilit rol oynamasına karşın önceki yazımda da belirttiğim gibi tarihe maddi bir iz bırakmadan bu günlere gelmiş. Çorlu kalesi, yerel halkın Kore mahallesi(!) diyerek tanımladığı, neşeli Roman ailelerin yaşadığı yerde, kale olduğunu bile anlayamayacağınız kadar küçülmüş cüssesiyle buradayım(!) diyor. 
  Sizin için fotoğraflamaya gittiğimde mahallenin çocukları etrafımı sardılar abla bizim de fotoğrafımızı çek diye. 
Tamam deyince hemen poz verdiler.
İstanbul’a seferler yapan ve yol boyunca muhteşem manzarası olduğu söylenen demiryolu ulaşımının zamanı ve fiyatı hakkında fikir vermek amacıyla Çorlu tren istasyonuna uğradım.. Maalesef uzunca bir süredir Çorlu-İstanbul hattı yenileme çalışmaları nedeniyle kapalıymış. Görevli genç çalışanın söylediğine göre iki aydan önce tamamlanmayacakmış. Kimbilir belki daha da uzun sürer. 
Onarım bitince bir tren seyahati yapıp gelmenizi bekleriz efendim.
Köy gezmeyi seven var mı içinizde? Ben bayılırım. Arabaya atlayıp tarlalar arasında dolaşıp sarı tarımın gelişip olgunlaştığını takip etmek için yakın köylerin-bazıları idari bakımdan mahalle olmuş-yollarına düşerim. Favori köylerim: Önerler, Türkgücü, Sarılar ve tepeden Marmara denizini kucaklayan Yenice. Gökten para yağdığında her birinden birer köy evi ve tarla almayı planlıyorum. Bağış kabul ederim. Aklınızda bulunsun.
Çorlu’dan on dakika kadar mesafede; Marmara Ereğlisine bağlı Çeşmeli köye giderseniz sahili takip ederek Eceabat’a hatta Bozcaada’ya kadar uzanan bağ(şarap demek yasakmış artık) rotasının Çeşmeli ayağı Şato Nuzun’a uğramadan geçmeyin derim.
 
Nefis şaraplarından tadıp, üretim aşamalarını bıkmadan usanmadan her ayrıntısıyla anlatan, kavı görmenize olanak tanıyan görevli genç hanıma teşekkür eder, 
dilerseniz  birkaç şişe şarabınızı alıp yemyeşil bağların arasından ayrılırken bağ bozumuna gelmenin hayallerini kurarsınız. Dönüşte hiçbir köy kahvesinde göremeyeceğiniz aile işletmesi Türkgücü köy kahvehanesinde çayınızı içip arkadaşlarınızla muhabbet edin.
Yahudi nüfusun yoğun olarak yaşadığı yerlerden olan Trakya’da; 1934 yılı Haziran sonu, Temmuz başı çıkan, 6-7 Eylül olaylarına benzer olaylar sonrası bir çok Yahudi aile göç etmek zorunda kalmış. 1941 de; 25-42 yaş aralığındaki tüm gayri müslüm erkeklerin askere alınmasına karar verilmiş. Bayındırlık emrine verilen, 20 kura ihtiyatları gerçekte askerlik yapmaları için değil yapılanan ülkenin çeşitli inşaatlarında zorunlu işçi olarak çalıştırılmak üzere kullanılmış. Gavur askerler denilerek tanımlanan bu insanlardan oluşan asker gurubuna amele taburları da denmiş. 1942’de çıkan varlık vergisiyle tekrar yıkılan bu vatandaşlar 1948 de yoğunlaşan göçle İsrail ve başka ülkelere gitmiş ya da kaçmışlar. Çorlu’da yaşayan Yahudi ailelerden son kalanlar 1970 yılında göçü tamamlamışlar. 1900'lü yılların başında yaptıkları sinagog, minare eklenip camiye dönüştürülerek ibadethane görevine devam ediyor.
Halk arasında Havra cami olarak anılsa da kapısında yeni cami tabelası var. Bütün bunları neden anlattığımı soruyorsunuzdur. Hemen anlatayım. 1936 yılında Erzincanı yakıp yıkan depremin yaralarının sarılmaya çalışıldığı günler: İsak Pinhas, okullarda başlatılan yardım kampanyasına arkadaşından aldığı on kuruş -anımsadığı kadarıyla-borç parayla katılan bir ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi . Borcunu ödeyemeyen, yokluk nedeniyle okuldan ayrılması gereken, bir süre sonra da ailesiyle İsrail’e göç eden küçük çocuk aldığı 10 kuruşu unutmamış. Borç aldığı arkadaşının adını anımsamayan Pinhas yıllar sonra karşılık olarak İstanbullu eşiyle kendi adını taşıyan 32 derslikli Furtuni ve İsak Pinhas İlköğretim okulu binasını yaptırmış. 
Her anımsayışımda bu öykü beni çok etkiler.
Size; ayakta durmakta ısrarcı bu güzel ev
ve
bahar gelince her yeri kaplayan, mis gibi kokan, sapsarı kanola tarlası fotoğrafımla veda ediyorum.