Times Square etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Times Square etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2014 Salı

AmeriGO Vespucci gitmişse 

ben de giderim-3
Yedinci gün;
Mayor otelde ilk günümüz. Kahvaltı salonunda bizi bekleyen sürpriz bir anda en kötü kahvaltı birinciliğini Times Square otelden alıp buraya vermeyi düşünmemize yol açtı. Kahvaltılıkların çeşitliliğindeki azlığına rağmen lezzetliydi, vermedim. 

 Kahvaltı salonu ise bir adet masa, üç sandalye ve bir tabureli eşyası ile en kötü kahvaltı salonu kategorisinde birincilik kupasını aldı.
  Gelenler öncülerin kahvaltısını bitirmesini gülümseyerek bekliyor, ayakta kahvaltı yapıyorlardı.
İki günlük ve buradayken online aldığımız New York pass kartlarını kullanmanın zamanı geldi. 

Gün Metropolitan müzesi ile başlıyor. 
Müzeden ilk gelişimizde aldığımız broşürlerden en çok Aile haritasından yararlandık. Hangi salonda neler bulunduğu figüratif olarak anlatılmış. Herhangi bir alana yoğunlaşmadığı, dünyanın her yerinden, her döneme ait her türlü uygarlık kalıntılarını, resim ve sanatın her türlüsünü topladığı için çok çok çok büyük bir müze. Önerim: Gitmeden önce ilgi alanlarınızı ve sergilendikleri salonları belirleyin. Sonra onlardan bir kez daha kırpma yapın. Aksi halde müzeden çıkmak çok zorlaşır. 
 Müzede en çok dikkatimi çeken parçalardan bu kasenin üzerinde Arapça "işe başlamadan plan yapmak pişmanlıklara engel olur" yazıyormuş. Yaptığım onca plana rağmen Ziya’nın her salona girmekte ısrarcı olması sonucu çıktığımızda nevrimiz dönmüştü. Yani kase çalışmadı..
Resimlerin sergilendiği salonlarda ressamların kopya çalışmaları yapmaları müzedeki en önemli etkinlikler. Koç ailesinin sponsor olduğu bir salonun tepesine kocaman KOÇ FAMİLY SALONU yazmışlar. Avrupalılar Mısır’ı soya soya bitirememiş. Londra’da British müzesinde, Berlin Yeni müzede Mısır uygarlığına ait çok sayıda ve gerçekten heybetli eserler gördüm. Onları aratmayan çokluk ve heybette olanlarını burada da görünce Mısırda ne uygarlık varmış taşıya taşıya hala bitirememişler demekten kendimi alamadım. 
Ortalık ne zaman durulur bilinmez ama Mısır’a gitmeden olmayacak galiba.
Metro hattını kullanarak Times meydanı, büyük halk  kütüphanesi  ve merkez tren garının çok yakınındaki Rockefeller center’a gittik. Rockefeller merkezi çok sayıda binadan oluşan bir kompleks. En alt katı dünyanın ilk AVM mantığıyla kurulan alışveriş mekanlarını ağırlıyor. Rehber eşliğinde yapılan tura katıldık. İyi ki öyle yapmışız. Rehbersiz olarak etrafı kolaçan ettiğimizde gördüklerimizi şöyle bir göz taramasından geçirmişiz meğer.
 Duvar kaplamasında kullanılan granitlerin simetrik desenleri,
 
dünyaca ünlü sanatçıların yaptığı Mural örnekler alıcı gözle bakarsanız çok şey anlatıyor ve konuları gerçekten özenle seçilmiş. 

Binanın bir çok yerinde kullanılan komünist figürlere rağmen bir zamanlar duvarı süsleyen, rehberin dosyasından fotoğrafını çektiğim üstteki mural çalışmada Lenin'in varlığı birilerini rahatsız edince  tamamen sökülüp yerine bir tarafta sanatçılar, diğer tarafta Lincoln ve işçilerin konu edildiği kompozisyon kullanılmış. 

Rockefeller ve evlilikleriyle ülkenin en büyük iki ailesini birleştirdikleri eşi Abby elde ettikleri sınırsız servete büyük bir sanat koleksiyonu eklemişler.
Dünyanın en dar yürüyen merdiveni, 

Fransız binası, Britiş binası ve diğerleri güç birliği yaptık dercesine kolkola girmişler. Ana binanın önüne Birleşmiş Milletler üye ülkelerinin bayrakları asılmış. Rockefeller Birleşmiş Milletleri merkezi New York’a taşıması için yer göstererek davet etmiş.
  Karşılık olarak bayrakları sergileme hakkını almış. Böylece üye ülkelerin bayraklarının Birleşmiş Milletler binasının önünde olmayışının nedenini öğrendik.Bir gün burayı ziyaret etmek isteyenlere önerim rehber eşliğinde tanıtıma katılmaları yönünde. 

Rehberin anlattıklarını dinledikten sonra tepeye manzara seyretmeye çıkabilirsiniz. 

Hava o kadar soğuk ve yağışlıydı ki sanırım en çok bu gün üşüdük ve tepede olmanın tadını çıkaramadık. 
Hemen otele dönüp ertesi güne sağlıklı kalkabilmek için akşam odamızdan çıkmadık.
Sekizinci ve son gün;
Önceki gelişimizde NY’un The Big Apple olarak adlandırıldığını öğrenmiş, nedenini çözememiştim. NC’de sorduğum üç kişi bilmediklerini söylediler. Bir diğer kişi Ohio’luyum New York’a büyük elma dendiğini hiç duymadım dedi. Bir kişi haritası elmaya benziyor ondan dedi. Bir başkası belediye başkanı bu ismi takmış iddiasında bulundu. Öğrenemedim.  Zayıf ama lezzetli kahvaltımızı yaptıktan sonra akşam almak üzere valizleri teslim ettiğimiz resepsiyondaki delikanlıya sordum. Elma her şeye iyi gelir, içinde bir çok vitamin vardır. NY’da öyle.. İçinde her çeşit insan barındırır, her çeşit faaliyeti insanlara iyi gelir ondan ama bana kalırsa büyük değil çürük elma dedi. Kulağa hoş geliyor doğrusu. Özgürlük anıtı ve Ellis adası bu günün ilk şanslıları. Özgürlük anıtına kalkan feribotun dibine, Battery Park’a kadar giden metro hattı varmış ama biniş istasyonuna kadar yürüyüp feribotu kaçırmayalım diye taksiyle gittik. Battery park içindeki Clinton kalesinden pass biletlerimizi aldık.
 Önceden rezervasyon yapın diyor ya kimileri. Hiççç gerek yok. Herkes farklı sıralardan olmakla beraber aynı feribota beraber biniyor, aynı müzeye beraber giriyor. Problem yok. Özgürlük anıtına gidince, ben fikir değiştirdim sadece aşağıda dolaşmaktan vaz geçtim tepeye kadar çıkıcam al 100 dolar üstü kalsın deseniz bile çıkış yok. Önceden almalısınız biletinizi. Aklınızda bulunsun.
 Anıtla ilgili tonla hediyelik ürün satan kocaman bir dükkan var ama biz ne aldık. Hiçbir şey. 

NY’a giden feribotların birine binip dönüş yolunda Ellis adasında indik. Bir çok insan ülkelerindeki savaş, politik gerekçeler, dini baskılar, işsizlik ve İrlanda’da yaşanan kıtlık nedeniyle açlıktan kaçıp, kimileri ise daha iyi bir yaşam için 1892’den itibaren büyük guruplar halinde Amerika rüyası yaşamaya gelmişler. Göç 1907’de rekor sayıya ulaşmış. 1955-1890 arası Clinton kalesi göçmen karşılama bürosu ve deposuyken, Battery parktaki ofis  görevi devralmış. 1892’de Ellis adasına taşınan göçmen kabul ofisi 1954’te tamamen  kapatılmış. Amerikalılar gerçekten tuhaflar. 

Ellis adası müzesinde öyle sunum yapmışlar ki olan bitenin sorumlusu sanki onlar değil başkaları.. Mülteci teknelerine gereğinden fazla sayıda insan dolduran tüccarlar, ulaşım bedelini Amerika'daki akrabalarının ödeyeceği vaadiyle gelip akrabalarını ve parayı bulamayanları esir olarak pazarlamışlar. 
Ayrıca esir ticareti yapanlar getirdikleri esirleri satıştan bir süre önce kendilerine gelsinler diye besler, hortumla üzerlerine tuttukları suyla yıkar, güzel görünsün diye vücutlarını yağlarlarmış. Bunları ben söylemiyorum. Müzede öğrendim. Ellis adasında kurulan hastane, günümüzde kullanılmıyor, 1900’lerin ilk yıllarında  yapılan ilk modern halk sağlığı hastanesiymiş. Adadaki binaların ve içerideki bölümlerin çoğu restorasyondaydı. Göremedik. Dönüş yolunda, adadan New York ve New Jersey’e sürekli sefer yapan feribotlarda, gidişte açık alana çıkıp fotoğraf çekmek için itiş kakış yapanların biz dahil hepsi enerjisi  tükenmiş bir şekilde yerlere yayılmışlardı.
Şehire dönüp limandan çıkınca iki dakika yürüme mesafesinde, fotoğraf çektirebilmek için insanların birbirini iteklediği Wall Street’in sinirli boğası Charging Bull, Broadway’e açılan Wall caddesi üzerinde Stock Exchange binası ve Amerika’nın ilk başkanının konuşmasını yapıp göreve başladığı binayı ve önündeki heykelini gördük. Hollandalılar 1615’te kurdukları şehre gurbet özleminden mi yoksa istila ruhunun derinliğinden midir bilinmez New Amsterdam demişler. Sonra kırmızı urbalılar gelip New York yapmışlar. Wall caddesi; 1653 yılında New Amsterdam’ın kuzey sınırı boyunca Amerika yerlilerinin saldırılarından işgalcileri korumak amacıyla yapılıp 1669’da yıkılan duvardan yerine yapılan caddeye yadigar kalan  isimmiş. 

Dünyada ne kadar çok utanç duvarı varmış ta benim haberim yokmuş.
New York’da gördüğüm bir çok kilise gibi Episkopal; Anglikan kilisesine bağlı Amerikan kilisesi, Trinity kilisesini ziyaret ettik. İçinde mühim birkaç kişinin ki kimler olduğuyla ilgilenmediğimi itiraf ettirmeyin bana, türbeleri(!) varmış. North Carolinadaki kiliseler Baptist, buradakiler Episcopal. Çok sıkı güvenlik altında, Dünya Ticaret Merkezinin yıkılan ikiz kulelerinin yerine yapılan 9/11 anma alanını gezdik. 

Giriş ücretsiz ancak ziyaretçilerin beş ile on dolar arası bağış yapması bekleniyor. Hatta on dolar bağış yapanlara bileklik armağan(!) ediyorlar. Gücü yetmeyen gönlünden ne koparsa onu verecekmiş. Görevli gözünü dikmiş bakıyor. Memleketlerinde her şey çok pahalı diye cezalandırdım ve boş geçmeye utandığımdan sadece bir dolar verdim.

 Alandaki spiral bina ve meydanın yeniden planlanması Daniel Libeskind;Berlin’deki muhteşem Yahudi Müzesi binasının ünlü ve ödüllü mimarı, tarafından planlanmış. Son gezdiklerimin hepsi  yürüme mesafesinde ve birbirlerine oldukça yakınlar.
Yorgun argın, bacaklarımızı sürükleyerek bir süre yürüyüp küçük, eski bir limana geldik. Gökdelenlerin engelinden kurtulunca güneş göründü. İskele üzerindeki dinlenme alanında güneşin azıcık ısıtmasıyla kendimize geldik. Yeterince enerji toplayıp yapıldığı tarih itibarıyla dünyanın en büyük asma köprüsü unvanını alan Brooklyn köprüsüne tırmandık. 
Neşeli kalabalığa katıldık. Brooklyn’e kadar yürüyüp taksiyle döndük ve  ününü duyduğumuz, Cortland caddesindeki Century21 mağazasına girdik. Oldukça ekonomik fiyatlarlı olan, her markayı ayağınıza getiren alışveriş dostu bir mağaza. New Yorkta o kadar çok hediyelik eşya satan dükkan var ki ekmeklerini hediyelik eşya satışından kazandığını düşünmeye başladım. Dükkanlarda 4-10 dolar arası fiyatlarla satılan hediyelik anahtarlık ve magnetler azalan ama bence yeterli çeşitleriyle Century21 de yarı yarıya, Brooklyn köprüsünde 1-2 dolara satılıyor. Önceden bilebilseydik keşke.. .
Jennifer Lopez Brooklyn köprüsü civarında oturuyor olabilir mi?
New York passla görülecek yerler hem birbirlerine uzak mesafede hem de devasa ölçüleriyle zaman aldığı için kendini  amorti edemedi. Almakla hata etmişiz. Akşam otelden valizlerimizi almadan önce Çin mahallesi ve Küçük İtalya’da dolaştık. Tıpkı Avrupa'daki Türkler gibi Çin mahallesine yerleşen Çinliler entegrasyon sorunu yaşıyorlar. Gencecik insanların çoğu dil bilmiyor. İngilizceyi zor anlıyor, zor konuşuyorlar. Küçük Çin’i kurmuş yaşayıp gidiyorlar. 
New York City, eyaletin insana her saat yaşam enerjisi veren canlılıkta ve en büyük şehri. Şehrin en ilgi çeken bölgesi Amerika yerlilerinin Manhatta dedikleri, filmlerden her köşesini ezberlediğimiz Manhattan.  Gökdelenlerin tepeleri hep sis içinde. Şehrin güneşini kestiklerini bu nedenle de soğuk etkisinin arttığını açık alanlara çıkınca anlıyorsunuz. Cetvelle çizilmiş caddeleri, birbirini ardışık takip eden numaralama sistemi ile kaybolmayı olanaksız kılıyor. Sadece şehir ilk kurulduğunda var olan az sayıda cadde paralel yapıyı bozuyor ve numarayla değil isimle anılıyorlar. Oldukça pahalı, porsiyonları büyük, çok sayıda aşırı kilolu insanı olan bir şehir ve hatta ülke. Alışverişte etikette olmayan bir bedelle karşılaşınca şaşırmayın. Her şeye kasada ilave vergi geliyor. Kredi kartında şifre kullanmıyorlar. Eliniz ya da özel kalemle sanal imza alıyorlar. Aklınızda bulunsun. İnsanlar kendi halinde ancak yardım rica ettiğinizde hemen ilgileniyor, sohbetten kaçınmıyorlar. Nereye girersem gireyim kulağımda; hav a yu duin! Şaşırıyorum tabi. Nasıl karşılık vermem gerek acaba:.. 
http://www.history.com/this-day-in-history/new-amsterdam-becomes-new-york
Israrla etiketlemeyeyim dedim ama dönüş yolunda karar verdim artık. Metro istasyonları son derece bakımsız, girişleri küçücük. Bir apartmanın ya bodrum katına ya da içine girdiğini sandıracak değişik girişleri var. Aramayın öyle dana gibi metro/subway giriş tabelası falan. İnsanlar kalabalık ve ayakta seyahat ediyor dahi olsalar metroda bir şeyler okuyorlar.
Bazen metroda bile trafik beklemeleri yapıyorlar. Zaman hesaplarınıza güvenip şu kadar zamanda oradayım demeyin. Uçuştan en az üç buçuk saat önce yola çıkın. Yaklaşık iki saat süren metro seyahatiyle Jamaica istasyonuna ulaştık. Burada bindiğimiz havaalanı treniyle JFK’in 1 nolu terminalindeki bankoya doğru koşarken bir yandan inşallah uçağa alırlar diye dua ediyorum. Ulaştığımızda maalesef ki THY bankosu kapatmıştı. Henüz kapatmışlarmış. Görevli çağırıldı. Yüreğime inmeden biniş kartımızı hazırlayıp valizi uçak içinden bagaja yolladılar. 
Dönüş yolunda aşağıları seyrederken New London üzerinden geçtiğimizi fark ettim. Babam, 1950 yılında New London limanında demirli Kurtaran gemisini alıp Türkiye’ye getirmek üzere Amerika’ya giden 60 askerden biri. Geminin telsizcisi. Bu vesileyle onu andım. 
Baba bu yazıyı oku!

BİTTİİİ!!!
Ama durun Bruce Srringsteen'den New York City Serenade'yi dinleyelim.

14 Nisan 2014 Pazartesi

AmeriGO Vespucci gitmişse 

ben de giderim-1

Bugünkü ve hatta bir iki bölüm daha yazacağım son gezimi nasıl toparlayacağımı bilemedim. Düşündüm, taşındım, günlük yazıyormuşçasına aktarmanın daha kolay ve anlaşılır olacağına karar verdim. Hayatımda hiç günlük tutmadım ama genellikle sevgili günlük diye başlandığını biliyorum. Haydi vira..
Sevgili günlük,
Birinci gün;
Bugün 29 Mart 2014, yeni dünyaya, Amerika kıtasında aynı adı taşıyan çok devletli ülkeye gitmek üzere yola çıkıtık.  
 Biletler ve otel rezervasyonlarımız bir kaç ay önce ayarlanmıştı. 

Uçağımız saat 07.25’te Cumartesi günü İstanbul Atatürk havaalanından hareket ederek  9,5 saat sonra yine Cumartesi günü saat 11:30 olduğunda New York, JFK havaalanına ulaştı. Anla işte saat farkından dolayı. Amerika birleşik devletlerinde, anakarada dört ayrı saat dilimi kullanılıyor. Alaska ve Hawaiyi eklerseniz altı dilim.
Gezimiz bir çeşit sandviç olacak. Ekmeği Niv York, malzemesi Nort Kerolayna..
 Upuzuuuun bir yolculuk yaptık. Ayakkabılarımızı çıkarıp yolculara dağıttıkları çorapları ve hafif otel terliklerini giydik.
 
Hosteslerin yol boyu sürekli ikram ve ilgileri,
 herkese kişisel ekranlarda filmler, oyunlar yetmedi. Okyanus üzerinde seyahat etmeye başladığımızda pencereler kapattırılınca bulutları izlemekten de mahrum olduk.  Bir ara kalkıp dolaştım. Büyük mutfağın önünde oturmuş sohbet eden kişilere katılıp onlarla bir parça oyalandım. Şimdiye kadar yaptığım en uzun uçak yolculuğu dört saat olunca dokuz buçuk saat patlamadan New York JFK havaalanına gelebilmek için sürekli yedim içtim. JFK sekiz terminalli bir havaalanı. Tekerlekler yere basar basmaz uçağın içinde ney ve ud sesleri birbirine karışıp gurbet temasını ruhumuza üfledi. İndiğimiz terminal 1 numaralı olanmış. Biz ve görevliler dışında kimse olmamasına rağmen bir saati aşkın bir süre pasaport kuyruğunda bekledik. Beklemek dışında sıkıntısız bir giriş yaptık. Havaalanının tüm terminallerini metro hattına bağlayan air train ile başlayan şehir içi seyahatimizi yaparken havaalanının ne denli büyük olduğunu farkettik. Terminaller arasında epeyce mesafe var ve aralarından çok şeritli karmaşık görünümlü bir otoyol(!) geçiyor. 
Air train’in bedelini indiğimiz yerde, Jamaika istasyonunda,
 bilet makineleri yerine bir dolar daha az ücret talep eden büfeciden aldığımız metro kartlarıyla ödeyip çıkış yaptık. 
Sanki iki kez ödeme yapıyormuşuz duygusuyla bu kez metro ödemesi yapıp Manhattan’a gidebilmek için E hattına binip 42. caddede indik.
 
Dikkatli olun vs. uyarısının gerçeklerden bahsederek yapıldığı metro istasyonun hangi kapısından çıktıysak birden bire karşımızda The New York Times binasını gördük. Vay vay vay The New York Times binasını gördüm. 
 Başım göğe erdi. Hava bir soğuk bir soğuk inanmazsınız. Neyseki hava durumunu kontrol etmiş, tedbir almıştım; Berem, atkım ve eldivenlerim yanımdaydı. The Times square Hotel'e ulaşıp tertemiz odamıza yerleştik ve odamızın yağmurlu manzarasını fotoğrafladık. 
Elimizi yüzümüzü yıkayıp yorgunluğa, soğuk ve yağmurlu havaya aldırmadan köşelere konuşlanmış seyyar şemsiyecilerin birinden aldığımız şemsiyemizle Times Square gittik.
 
Meydanı görsen uuuuuu led ışıklarla aydınlatılmış reklam panolarından geçilmiyor. Her yer rengarenk. Ortalık yerlerde kimseciklerin yağmur boran nedeniyle oturmadığı kırmızı sandalye ve masalar, 

kırmızı küçük bir tribün, yüksek binalar, Coca Cola ve Toshiba reklam panolarının üzerinde küçümen bir top. 

Her şey gerçeğe uygun da sanki olmayan bir şey var. Yanlış yere geldik sanırsam. 31 Aralık gecesi onca insanın toplanıp geri sayarak aşağı inmesini beklediği top daha büyük değil miydi? Hem bu meydan o şaşaalı yer olamaz. Yani bu kadar küçük mü? Öyleymiş. Yanlış gelmemişiz. 
Brodvaw tiyatrolarının bir çoğunun açıldığı bu kavşak noktasında sokak konseptiyle düzenlenmiş Toysrus dükkanı benim bile ilgimi çekti,
 kendimi kaybettim. Hard Rock kafe, Planet Hollywood
 ve başka bir çok restoran, Times square müzesi, Brodway’in akşamki oyunlarına kalan indirimli biletlerin satıldığı gişe, ellerinde şemsiyeleriyle dünyanın her yerinden insanlar, hepsi burada. Bir nevi cehennem(!). Yıllaarrr yıllar önce Longacre olan adı The New York Times’ın yönetim merkezini oraya taşımasıyla değişmiş. Her devrin adamı olmuş işte.. Ünlü şehir kütüphanesini görüp dünyanın en büyük tren garını ziyaret etmek istediysek de birkaç dakika önce kapanan kütüphaneyi atlayıp şehrin içindeki az sayıda ağaçlı yoldan geçip gara yöneldik.
 
Büyük, merkez tren garındayız.
 Filmlerde gördüğüm gar şimdi etiyle kemiğiyle(!) karşımda. Muhteşem bir bina. İçinde epeyce dolaştık. Tren garı olma özelliğini sürdürse de agora işlevini daha çok benimsemiş görünüyor. İstasyon kalabalık değil. Sefer saatleri sık değildir belki de..
Garın içinde ufak çaplı bir apple store var. Alt katı tamamen restoran.  Çok yorulup acıktık. Times square civarındaki suşicinin tezgahlarına bakıp biraz dolaştıktan sonra yeriz diye karar vermiştik ama çok acıktığımız için oraya dönemedik. 
  Gardaki restoranlardan birinde yemediğimize pişman olduk. Ya ordadır ya burda diyerek aranırken en kolay çözüm restoran zinciri Friday’s oldu. Amerikan usulü yemeğimizi afiyetle yedik.
 
Haydi marş istikamet otel. Sabah kahvaltıya indiğimizde çeşit çokluğunu görünce sevindim ama itirafımdır:Haşlanmış yumurtaları yememiz olanak dışıydı. Meyve dışındakileri aç kalmayalım diye zorlanarak yedik.  Şimdiye kadar anımsadığım otel kahvaltıları içinde en kötüler kategorisinde birinciliği hemen kaptı.
                  
İkinci gün;
Güne; elimizde Googgle map’tan yararlanıp gideceğimiz yerleri işaretleyip büyükçe bastırdığım haritalarımızla dün gittiğimiz Times meydanından başladık. Sabah sabah hem de yönetim merkezi olan Scientology kilisesine girdik.
   İçinde fotoğraf çektirmedikleri kilisede iki saat sonraki ayine katılabileceğimizi öğrendik ama bizim işimiz gücümüz var. Kalamayız, başka sefere dedik. Bir iki video izleyip yürüyerek Central parka gider iken haritada öylesine işaretlediğim, New York’un anıt yapılarından (Onlar anıt yapılara Historical Landmark diyorlar.), 1962 yapımı Carnegie Hall önünden boş boş geçemedik. 
Öğretmen indirimi alıp rehberin hayran coşkusuyla anlattığı tanıtım turuna katıldık. 
Dünyanın en büyük konser salonlarından biriymiş. Music Hall olan adı kırmızı bölge müzikholleriyle karıştırılmaya başlanınca Carnegie Hall olmuş.
Çok katlı salonun Dress Circle adı verilen üçüncü katından akşamki konserin provasını izleme olanağı yakaladık.  Bu salona sadece süslü elbiselerle gelinebilirmiş. Dördüncü ve son balkon işten çıkan, eve gidip üstünü değiştiremeyen ya da süslü elbisesi olmayanlar gelebilsin diye serbest salonmuş. Rehberimiz kategorize edilme durumunu salon yönetiminin halka ne kadar sevimli baktığı, yoksulları da gözettiği imasıyla anlatılıyor. Zaten çocukluğundan beri salona hayranmış ve neredeyse bu salonda büyüdüm diyor.
 Tanıma turu anmalıklar satın aldığımız salon dükkanını ziyaretle bitti.
Central parka giden yol üstünde ikinci gelişimizde gireceğimiz MET'in merdivenlerinde dinlenip, müze broşürlerini ediniyoruz.
 Müzenin önü ana-baba günü gibi kalabalık. Seyyar satıcılar dumanları tüte tüte sosis vs. ızgara yapıyorlar.
 Times meydanından yürüyerek onbeş yirmi dakika kadar uzaklıktaki  Central park ününü hak eder güzellikte. Öyle suni çiçek tarhları falan yok. Elbette vardır da biz anlamayalım diye doğala özdeş yapmışlar. Göletleri, taşı, kayası, ağacı, çiçek, böcek ve etrafta pıtış pıtış dolaşan sincaplarıyla doğal bir ortam. Parkın yanıbaşında boylu boyunca uzanan 5. Caddeden gelen gürültü ve bando seslerine kulak verip dışarı çıktık. Yunanlıların bağımsızlık günüymüş. Ulusal kostümlerini giymiş dona dona yürüyorlar. Az sonra dünyaca ünlü, mimarisi bakımında Bilbao’daki isim ve görevdaşını andıran  Solomon R. Guggenheim müzesinin önüne geldik.
Programda olmadığı için sadece müze dükkanına girip antreden binanın içine bakınıp çıktık. Amacımız uzak gibi görünse de Harlem’e gitmek. Sorduğumuz bir genç kız 116. Caddeden ileri gitmeyin tehlikelidir deyince fazla içerilere girmedik. Kapüşonlu giysileriyle öbekleşmiş gençleri, paslı yangın merdivenleri, kırmızı, kararmış tuğlalarıyla Harlem bina örneklerini gördük. 
Korkmayıp bir parça daha içerilere girebilseymişiz iyiymiş ya, umarım başka sefere(!). Yani hayale bıraktık. Yürüyecek mecalimiz kalmadı. Taksiyle döndük. Akşam yemeğimiz için taa Çorludan seçimini yaptığımız Planet Hollwood’a gittik.
 Restoran hostesi endişe etmeyin sıranızı kaptırmam deyince beklerken yemek salonunu dolaşayım dedim. Emin olun rezervasyonu önceden yaptırmayan herkesi bir çok boş masa olmasına rağmen bekletiyorlar. Niye? Bilmem, biz de anlamadık. Hollwood müzesiymişçesine; Filmlerde kullanılmış kostümler, objeler, tren ya da otomobil sahnelerinde kullanılan maketler gibi bir çok eşya sergileniyor. Yemekler güzel, servis çok hızlıydı. Elemanlar hem güleryüzlü hem de konuşkanlar. Fiyatları Amerikan ölçülerinde oldukça makul. Kesinlikle öneririm. Gülen şefim Mesut burada yad edildi. Michelin yıldızlı restoranda yemedik ama burası da fena sayılmaz değil mi şefim.?