Daniel Libeskind etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Daniel Libeskind etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2014 Salı

AmeriGO Vespucci gitmişse 

ben de giderim-3
Yedinci gün;
Mayor otelde ilk günümüz. Kahvaltı salonunda bizi bekleyen sürpriz bir anda en kötü kahvaltı birinciliğini Times Square otelden alıp buraya vermeyi düşünmemize yol açtı. Kahvaltılıkların çeşitliliğindeki azlığına rağmen lezzetliydi, vermedim. 

 Kahvaltı salonu ise bir adet masa, üç sandalye ve bir tabureli eşyası ile en kötü kahvaltı salonu kategorisinde birincilik kupasını aldı.
  Gelenler öncülerin kahvaltısını bitirmesini gülümseyerek bekliyor, ayakta kahvaltı yapıyorlardı.
İki günlük ve buradayken online aldığımız New York pass kartlarını kullanmanın zamanı geldi. 

Gün Metropolitan müzesi ile başlıyor. 
Müzeden ilk gelişimizde aldığımız broşürlerden en çok Aile haritasından yararlandık. Hangi salonda neler bulunduğu figüratif olarak anlatılmış. Herhangi bir alana yoğunlaşmadığı, dünyanın her yerinden, her döneme ait her türlü uygarlık kalıntılarını, resim ve sanatın her türlüsünü topladığı için çok çok çok büyük bir müze. Önerim: Gitmeden önce ilgi alanlarınızı ve sergilendikleri salonları belirleyin. Sonra onlardan bir kez daha kırpma yapın. Aksi halde müzeden çıkmak çok zorlaşır. 
 Müzede en çok dikkatimi çeken parçalardan bu kasenin üzerinde Arapça "işe başlamadan plan yapmak pişmanlıklara engel olur" yazıyormuş. Yaptığım onca plana rağmen Ziya’nın her salona girmekte ısrarcı olması sonucu çıktığımızda nevrimiz dönmüştü. Yani kase çalışmadı..
Resimlerin sergilendiği salonlarda ressamların kopya çalışmaları yapmaları müzedeki en önemli etkinlikler. Koç ailesinin sponsor olduğu bir salonun tepesine kocaman KOÇ FAMİLY SALONU yazmışlar. Avrupalılar Mısır’ı soya soya bitirememiş. Londra’da British müzesinde, Berlin Yeni müzede Mısır uygarlığına ait çok sayıda ve gerçekten heybetli eserler gördüm. Onları aratmayan çokluk ve heybette olanlarını burada da görünce Mısırda ne uygarlık varmış taşıya taşıya hala bitirememişler demekten kendimi alamadım. 
Ortalık ne zaman durulur bilinmez ama Mısır’a gitmeden olmayacak galiba.
Metro hattını kullanarak Times meydanı, büyük halk  kütüphanesi  ve merkez tren garının çok yakınındaki Rockefeller center’a gittik. Rockefeller merkezi çok sayıda binadan oluşan bir kompleks. En alt katı dünyanın ilk AVM mantığıyla kurulan alışveriş mekanlarını ağırlıyor. Rehber eşliğinde yapılan tura katıldık. İyi ki öyle yapmışız. Rehbersiz olarak etrafı kolaçan ettiğimizde gördüklerimizi şöyle bir göz taramasından geçirmişiz meğer.
 Duvar kaplamasında kullanılan granitlerin simetrik desenleri,
 
dünyaca ünlü sanatçıların yaptığı Mural örnekler alıcı gözle bakarsanız çok şey anlatıyor ve konuları gerçekten özenle seçilmiş. 

Binanın bir çok yerinde kullanılan komünist figürlere rağmen bir zamanlar duvarı süsleyen, rehberin dosyasından fotoğrafını çektiğim üstteki mural çalışmada Lenin'in varlığı birilerini rahatsız edince  tamamen sökülüp yerine bir tarafta sanatçılar, diğer tarafta Lincoln ve işçilerin konu edildiği kompozisyon kullanılmış. 

Rockefeller ve evlilikleriyle ülkenin en büyük iki ailesini birleştirdikleri eşi Abby elde ettikleri sınırsız servete büyük bir sanat koleksiyonu eklemişler.
Dünyanın en dar yürüyen merdiveni, 

Fransız binası, Britiş binası ve diğerleri güç birliği yaptık dercesine kolkola girmişler. Ana binanın önüne Birleşmiş Milletler üye ülkelerinin bayrakları asılmış. Rockefeller Birleşmiş Milletleri merkezi New York’a taşıması için yer göstererek davet etmiş.
  Karşılık olarak bayrakları sergileme hakkını almış. Böylece üye ülkelerin bayraklarının Birleşmiş Milletler binasının önünde olmayışının nedenini öğrendik.Bir gün burayı ziyaret etmek isteyenlere önerim rehber eşliğinde tanıtıma katılmaları yönünde. 

Rehberin anlattıklarını dinledikten sonra tepeye manzara seyretmeye çıkabilirsiniz. 

Hava o kadar soğuk ve yağışlıydı ki sanırım en çok bu gün üşüdük ve tepede olmanın tadını çıkaramadık. 
Hemen otele dönüp ertesi güne sağlıklı kalkabilmek için akşam odamızdan çıkmadık.
Sekizinci ve son gün;
Önceki gelişimizde NY’un The Big Apple olarak adlandırıldığını öğrenmiş, nedenini çözememiştim. NC’de sorduğum üç kişi bilmediklerini söylediler. Bir diğer kişi Ohio’luyum New York’a büyük elma dendiğini hiç duymadım dedi. Bir kişi haritası elmaya benziyor ondan dedi. Bir başkası belediye başkanı bu ismi takmış iddiasında bulundu. Öğrenemedim.  Zayıf ama lezzetli kahvaltımızı yaptıktan sonra akşam almak üzere valizleri teslim ettiğimiz resepsiyondaki delikanlıya sordum. Elma her şeye iyi gelir, içinde bir çok vitamin vardır. NY’da öyle.. İçinde her çeşit insan barındırır, her çeşit faaliyeti insanlara iyi gelir ondan ama bana kalırsa büyük değil çürük elma dedi. Kulağa hoş geliyor doğrusu. Özgürlük anıtı ve Ellis adası bu günün ilk şanslıları. Özgürlük anıtına kalkan feribotun dibine, Battery Park’a kadar giden metro hattı varmış ama biniş istasyonuna kadar yürüyüp feribotu kaçırmayalım diye taksiyle gittik. Battery park içindeki Clinton kalesinden pass biletlerimizi aldık.
 Önceden rezervasyon yapın diyor ya kimileri. Hiççç gerek yok. Herkes farklı sıralardan olmakla beraber aynı feribota beraber biniyor, aynı müzeye beraber giriyor. Problem yok. Özgürlük anıtına gidince, ben fikir değiştirdim sadece aşağıda dolaşmaktan vaz geçtim tepeye kadar çıkıcam al 100 dolar üstü kalsın deseniz bile çıkış yok. Önceden almalısınız biletinizi. Aklınızda bulunsun.
 Anıtla ilgili tonla hediyelik ürün satan kocaman bir dükkan var ama biz ne aldık. Hiçbir şey. 

NY’a giden feribotların birine binip dönüş yolunda Ellis adasında indik. Bir çok insan ülkelerindeki savaş, politik gerekçeler, dini baskılar, işsizlik ve İrlanda’da yaşanan kıtlık nedeniyle açlıktan kaçıp, kimileri ise daha iyi bir yaşam için 1892’den itibaren büyük guruplar halinde Amerika rüyası yaşamaya gelmişler. Göç 1907’de rekor sayıya ulaşmış. 1955-1890 arası Clinton kalesi göçmen karşılama bürosu ve deposuyken, Battery parktaki ofis  görevi devralmış. 1892’de Ellis adasına taşınan göçmen kabul ofisi 1954’te tamamen  kapatılmış. Amerikalılar gerçekten tuhaflar. 

Ellis adası müzesinde öyle sunum yapmışlar ki olan bitenin sorumlusu sanki onlar değil başkaları.. Mülteci teknelerine gereğinden fazla sayıda insan dolduran tüccarlar, ulaşım bedelini Amerika'daki akrabalarının ödeyeceği vaadiyle gelip akrabalarını ve parayı bulamayanları esir olarak pazarlamışlar. 
Ayrıca esir ticareti yapanlar getirdikleri esirleri satıştan bir süre önce kendilerine gelsinler diye besler, hortumla üzerlerine tuttukları suyla yıkar, güzel görünsün diye vücutlarını yağlarlarmış. Bunları ben söylemiyorum. Müzede öğrendim. Ellis adasında kurulan hastane, günümüzde kullanılmıyor, 1900’lerin ilk yıllarında  yapılan ilk modern halk sağlığı hastanesiymiş. Adadaki binaların ve içerideki bölümlerin çoğu restorasyondaydı. Göremedik. Dönüş yolunda, adadan New York ve New Jersey’e sürekli sefer yapan feribotlarda, gidişte açık alana çıkıp fotoğraf çekmek için itiş kakış yapanların biz dahil hepsi enerjisi  tükenmiş bir şekilde yerlere yayılmışlardı.
Şehire dönüp limandan çıkınca iki dakika yürüme mesafesinde, fotoğraf çektirebilmek için insanların birbirini iteklediği Wall Street’in sinirli boğası Charging Bull, Broadway’e açılan Wall caddesi üzerinde Stock Exchange binası ve Amerika’nın ilk başkanının konuşmasını yapıp göreve başladığı binayı ve önündeki heykelini gördük. Hollandalılar 1615’te kurdukları şehre gurbet özleminden mi yoksa istila ruhunun derinliğinden midir bilinmez New Amsterdam demişler. Sonra kırmızı urbalılar gelip New York yapmışlar. Wall caddesi; 1653 yılında New Amsterdam’ın kuzey sınırı boyunca Amerika yerlilerinin saldırılarından işgalcileri korumak amacıyla yapılıp 1669’da yıkılan duvardan yerine yapılan caddeye yadigar kalan  isimmiş. 

Dünyada ne kadar çok utanç duvarı varmış ta benim haberim yokmuş.
New York’da gördüğüm bir çok kilise gibi Episkopal; Anglikan kilisesine bağlı Amerikan kilisesi, Trinity kilisesini ziyaret ettik. İçinde mühim birkaç kişinin ki kimler olduğuyla ilgilenmediğimi itiraf ettirmeyin bana, türbeleri(!) varmış. North Carolinadaki kiliseler Baptist, buradakiler Episcopal. Çok sıkı güvenlik altında, Dünya Ticaret Merkezinin yıkılan ikiz kulelerinin yerine yapılan 9/11 anma alanını gezdik. 

Giriş ücretsiz ancak ziyaretçilerin beş ile on dolar arası bağış yapması bekleniyor. Hatta on dolar bağış yapanlara bileklik armağan(!) ediyorlar. Gücü yetmeyen gönlünden ne koparsa onu verecekmiş. Görevli gözünü dikmiş bakıyor. Memleketlerinde her şey çok pahalı diye cezalandırdım ve boş geçmeye utandığımdan sadece bir dolar verdim.

 Alandaki spiral bina ve meydanın yeniden planlanması Daniel Libeskind;Berlin’deki muhteşem Yahudi Müzesi binasının ünlü ve ödüllü mimarı, tarafından planlanmış. Son gezdiklerimin hepsi  yürüme mesafesinde ve birbirlerine oldukça yakınlar.
Yorgun argın, bacaklarımızı sürükleyerek bir süre yürüyüp küçük, eski bir limana geldik. Gökdelenlerin engelinden kurtulunca güneş göründü. İskele üzerindeki dinlenme alanında güneşin azıcık ısıtmasıyla kendimize geldik. Yeterince enerji toplayıp yapıldığı tarih itibarıyla dünyanın en büyük asma köprüsü unvanını alan Brooklyn köprüsüne tırmandık. 
Neşeli kalabalığa katıldık. Brooklyn’e kadar yürüyüp taksiyle döndük ve  ününü duyduğumuz, Cortland caddesindeki Century21 mağazasına girdik. Oldukça ekonomik fiyatlarlı olan, her markayı ayağınıza getiren alışveriş dostu bir mağaza. New Yorkta o kadar çok hediyelik eşya satan dükkan var ki ekmeklerini hediyelik eşya satışından kazandığını düşünmeye başladım. Dükkanlarda 4-10 dolar arası fiyatlarla satılan hediyelik anahtarlık ve magnetler azalan ama bence yeterli çeşitleriyle Century21 de yarı yarıya, Brooklyn köprüsünde 1-2 dolara satılıyor. Önceden bilebilseydik keşke.. .
Jennifer Lopez Brooklyn köprüsü civarında oturuyor olabilir mi?
New York passla görülecek yerler hem birbirlerine uzak mesafede hem de devasa ölçüleriyle zaman aldığı için kendini  amorti edemedi. Almakla hata etmişiz. Akşam otelden valizlerimizi almadan önce Çin mahallesi ve Küçük İtalya’da dolaştık. Tıpkı Avrupa'daki Türkler gibi Çin mahallesine yerleşen Çinliler entegrasyon sorunu yaşıyorlar. Gencecik insanların çoğu dil bilmiyor. İngilizceyi zor anlıyor, zor konuşuyorlar. Küçük Çin’i kurmuş yaşayıp gidiyorlar. 
New York City, eyaletin insana her saat yaşam enerjisi veren canlılıkta ve en büyük şehri. Şehrin en ilgi çeken bölgesi Amerika yerlilerinin Manhatta dedikleri, filmlerden her köşesini ezberlediğimiz Manhattan.  Gökdelenlerin tepeleri hep sis içinde. Şehrin güneşini kestiklerini bu nedenle de soğuk etkisinin arttığını açık alanlara çıkınca anlıyorsunuz. Cetvelle çizilmiş caddeleri, birbirini ardışık takip eden numaralama sistemi ile kaybolmayı olanaksız kılıyor. Sadece şehir ilk kurulduğunda var olan az sayıda cadde paralel yapıyı bozuyor ve numarayla değil isimle anılıyorlar. Oldukça pahalı, porsiyonları büyük, çok sayıda aşırı kilolu insanı olan bir şehir ve hatta ülke. Alışverişte etikette olmayan bir bedelle karşılaşınca şaşırmayın. Her şeye kasada ilave vergi geliyor. Kredi kartında şifre kullanmıyorlar. Eliniz ya da özel kalemle sanal imza alıyorlar. Aklınızda bulunsun. İnsanlar kendi halinde ancak yardım rica ettiğinizde hemen ilgileniyor, sohbetten kaçınmıyorlar. Nereye girersem gireyim kulağımda; hav a yu duin! Şaşırıyorum tabi. Nasıl karşılık vermem gerek acaba:.. 
http://www.history.com/this-day-in-history/new-amsterdam-becomes-new-york
Israrla etiketlemeyeyim dedim ama dönüş yolunda karar verdim artık. Metro istasyonları son derece bakımsız, girişleri küçücük. Bir apartmanın ya bodrum katına ya da içine girdiğini sandıracak değişik girişleri var. Aramayın öyle dana gibi metro/subway giriş tabelası falan. İnsanlar kalabalık ve ayakta seyahat ediyor dahi olsalar metroda bir şeyler okuyorlar.
Bazen metroda bile trafik beklemeleri yapıyorlar. Zaman hesaplarınıza güvenip şu kadar zamanda oradayım demeyin. Uçuştan en az üç buçuk saat önce yola çıkın. Yaklaşık iki saat süren metro seyahatiyle Jamaica istasyonuna ulaştık. Burada bindiğimiz havaalanı treniyle JFK’in 1 nolu terminalindeki bankoya doğru koşarken bir yandan inşallah uçağa alırlar diye dua ediyorum. Ulaştığımızda maalesef ki THY bankosu kapatmıştı. Henüz kapatmışlarmış. Görevli çağırıldı. Yüreğime inmeden biniş kartımızı hazırlayıp valizi uçak içinden bagaja yolladılar. 
Dönüş yolunda aşağıları seyrederken New London üzerinden geçtiğimizi fark ettim. Babam, 1950 yılında New London limanında demirli Kurtaran gemisini alıp Türkiye’ye getirmek üzere Amerika’ya giden 60 askerden biri. Geminin telsizcisi. Bu vesileyle onu andım. 
Baba bu yazıyı oku!

BİTTİİİ!!!
Ama durun Bruce Srringsteen'den New York City Serenade'yi dinleyelim.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

YAHUDİ MÜZESİ, 
Üç Diş Sarımsak

 Bana kalırsa Berlin’de mutlaka görülmesi gereken müzelerden biri Yahudi müzesi. Geldik denince yok canım bu depo görünüşlü yığın müze olamaz diye düşündüm. Neyse ki 18. Yüzyılda mahkemelere ev sahipliği yapan bir binadan içeri girdik. Görkemli (elbette ki bir müze görkemli olmalıydı) tarihi binanın içine girdiğimizde telaşlı bir kalabalıkla karşılaştık. Avrupa’daki Yahudilerin iki bin yılı aşkın tarihinin 1900’lü yıllarına odaklanan müzenin giriş katından dar ve sevimsiz merdivenlerle bodruma yönlendirildik.
 
Sevimsiz ve ruhsuzluğu sürdüren bir koridorda kısa bir süre yürüdükten sonra, kendimizi müzenin içinde buluverdik. Bana dışarıdan depo gibi görünen bina meğer müzenin asıl kısmıymış, bahsettiğim görkemli bina ise yalnızca giriş ve idari bölüm olarak kullanılan parçası. Asıl müze binası mimar Daniel Libeskind’in pek çok eserinden birisi. Binayı öyle bir tasarlamış ki, üstten bakıldığında çoğunlukla zigzag deniyor ama bana göre tam açılmamış kırık metre şeklinde. Bu projesi Libeskind’e bir mimarlık ödülü getirmiş. Girişten başlayarak devam eden koridorla birbirini kesen, birinden diğerine geçerken şaşırmanıza yol açan, zemini farklı yönlerde eğimlerle düzenlenmiş küçük koridorlara ulaşıyoruz. Burada fotoğraflar, mektuplar, resmi yazışmalar ve kişisel eşyalardan tutun da sürgün belgelerine kadar birçok eşya sergileniyor. Filmlerde gördüğümüz sahneleri aratmayan sürgün ve kamp fotoğrafları ile mutlu aile fotoğrafları;  o insanlarla empati kurabilmeniz için eşsiz bir araç.


Sürgün ve göç müzenin temalarından biri.
 Bu adı taşıyan koridorun sonundaki bahçede sürgüne gönderilen Yahudilere ithaf edilmiş, her sırada yedi adet olmak üzere, üzerlerinde birer ağaç olan ve biri İsrail’den gelen toprakla doldurulmuş kırk dokuz adet beton kulecik var. 

Buradaki kulecikler arasında kalan zemin de tıpkı Holokost anıtında olduğu gibi küçük tümseklerle dolu. Soykırım koridorunun sonunda metal olması dışında bir özelliği olmayan kapıdan sevimsiz bir yere giriyoruz. Burası diğer tema olan soykırımı temsil eden kule. Oldukça yüksek, soğuk ve tepesindeki bıçak yarığı gibi duran açıklıktan gelen cılız gün ışığı dışında hiçbir ışık kaynağına sahip olmayan beton bir kulenin içindeyiz.  

Sadece beton, herhangi bir duvar kaplaması yok. Burada adeta yok oluşun izlerini derinden hissediyorsunuz.  Fotoğraf çekenlerin flaşları etrafı iyice görmemize yardımcı oluyor. Birkaç dakika içinde gözümüz de alışmış olabilir. Mimar, Yahudilerin Alman toplumundan soyutlanmalarına atfen müzenin çeşitli yerlerine serpiştirdiği uzun ve yüksek alanlarla boşluk kavramını kullanmış. Bunlardan birindeki enstalasyonda, yere dağınık olarak savaş ve şiddet kurbanı masum insanlara adadığı 10000 adet metal yüz yerleştirilmiş.
 
Dökülen Yapraklar adlı sergi ziyaretçilerin büyük bir gürültü çıkararak yerleştirmelerin üzerinde dolaşmalarına olanak sağlıyor. Üzerine bastığınız, dokunduğunuz ya da hızlı bir bakış attığınız her yüzün, sizde bir ürperti bıraktığını söyleyebilirim. Aslında müzenin kendisi başlı başına bir enstalasyon. Herhangi bir rehberlik hizmeti almadığımız için eldeki müze tanıtım broşürleri ve gözlemlerimize güvenerek;  eğimli zemin ve duvarların Yahudilerin ayağının altından dünyanın kaydığını, kırık metre şeklinin ise yaşamlarındaki keskin kırılgan dönemleri sembolize ettiğine karar verdik.

 Süreklilik teması ile adlandırılan ve çık çık bitmeyecekmiş gibi duran merdivenlerden çıkarken gördüğümüz çapraz kirişler ve müzenin diğer bölümlerinde de var olan dar, uzun ve yatay pencereleri geçerek üst kata ulaşıyoruz. Burada daha çok bilim ve sanat alanında yaptıklarıyla öne çıkan bir Yahudi kimliği görüyoruz. Ziyaretçilerin oyalanacağı minik etkinlikler hazırlanmış.

 İbranice adınızı yazabileceğiniz bir ekran, çeşitli interaktif  istasyonlarda birer soruluk testler ve insana rahatlık veren nar şeklinde hazırlanmış küçük kâğıtlara dileğinizi yazıp gerçekleşmesi niyetiyle astığınız bir nar ağacı.
 
Burada neşeleniyoruz. Nar müzenin her yerinde cömertçe kullanılan sembolizmin neşeli bir türü.
Üç Diş Sarımsak
                    Üç diş sarımsak, ortaçağın başlarından beri Almanya’nın Speyer, Worms ve Mainz bölgelerinde yaşayan Yahudilerin simgesi olmuş.

 İbranice(Hebrew) sarımsak anlamına gelen Shum sözcüğü, Speyer, Worms ve Mainz sözcüklerinin ilk harflerinin bu dilin fonetiğine göre kısaltılmışı. Shin(Sh), Vav(u) ve Mem(m). 1938'de Kristal Gece olarak adlandırılan sonun başlangıcı, sistematik olarak savaş sonuna kadar devam etti. Yüzyıllardır Avrupa’nın çeşitli bölgelerini ve Almanya’yı yurt edinmiş Yahudi toplumu, talihsiz bir serüvenin öznesi olacağını bilseydi;  hiç sarımsağı sembol olarak alır mıydı?
Fırtınanın merkez üssünde olmaları yanında güçlü lobilerini etkin biçimde kullanmaları nedeniyle, daha çok onların mağduriyeti dillendirilir; ancak zulme uğrayanlar sadece Yahudiler değil. Çingeneler, her ırktan yaşlı insanlar, sakatlar ve çocuklar da bu talihsiz fırtınadan nasiplerini almışlar.