Berlin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Berlin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2014 Pazar

METROPOLİTAN MÜZESİ

Metropolitan Museum of Art, New York programında baş köşeyi tutan görülmezse New York’a gidilmiş sayılamayacaklardan bir müze.
 Çok büyük. Öyle böyle değil. Azameti anlatabilmek için ana giriş ve 
ilk kata çıkış merdivenlerinin fotoğrafları yeterlidir.
 Dünyanın her köşesinden, her uygarlıktan eserler toplamışlar. Olmazsa ayıp olur diye bir Amerika bölümü var. Anadolu, Sasani, İran, Asya, Mezopotamya,Mısır, Afrika, Okyanusya, Yunan ve başka bir çok uygarlığın seçme örnekleri sergileniyor.
İran, muhtemelen Nişabur yapımı bu kase en çok dikkatimi çekenlerden biri. Üzerinde Arap harfleriyle "İşi başlamadan planlamak pişmalıktan korur" yazılıymış.
Üzerine Coca Cola logosu boyanmış, Çin ve batı ilişkilerindeki provokasyona dikkat çeken çalışma..
Ortaçağ sanatının, Avrupa heykel ve resim sanatının ve modern sanatın gözde eserleri burada görücüye çıkmış.
 Resimlerin sergilendikleri salonlarda şovalelerini kurmuş kopya resim yapan ressamlar müzenin sanırım en dikkat çekici etkinliğiydi. 
Salonlardan birine Koç ailesi sponsor olmuş. Salonun tepesinde KOÇ FAMILY GALLERIES yazıyor. 
 Halepten getirilen ve müzeye bağış yapılan kabul salonu, 
 halılar, kilimler, 
  Niye saymaya başladığımı hiç anlamadım. Sayamayacağım kadar çok obje, eşya, uygarlık kalıntıları salonları doldurmuş. 
  Londra British ve Berlin Yeni müzede gördüğüm çok sayıda ve haşmetli eserlerin benzerlerini burada da görüyoruz.
Yerlerinden söküp taşımışlar. Başka kim bilir nerelerde neler var.  
Çala çala bitirememişler. Olanakları olsa piramitleri de sökeceklermiş. Müzede görülecek o kadar çok salon ve eser var ki hepsini hakkıyla görebilmek için bir tam gün yetmeyebilir. Girişte birkaç değişik temayla hazırlanmış müze planlarından edindik. Karışık gibi görünse de en çok aile için hazırlanmış olanını kullandık. 
İçinde her salonda nelerin sergilendiği figürlerle anlatılmış. Önceden hangi tür eserleri görmek istediğimizi işaretleyip gireceğimiz salonları ona göre belirledik. Belirledik te ne oldu. Ziya her salona girmek istedi. Feci yorulduk. Sırt çantamı vestiyere bırakmamıştım. En baştan “sıra var amaaaan ne beklicem” dediğim için pişman oldum. Gerçekten ağır gelmeye başlayınca, geri dönüp bıraktım. Müzenin en alt katında acıkanlar için oldukça büyük ve kalabalık bir restoran var. Anmalıklar için müze dükkanına girdik. Çeşit bolluğu ve pahalılıktan gözümüz korktu, hiçbir şey almadık. Buradan alışveriş yapmadığına pişman olanlar için Rockefeller merkezinde bir şube var. 
Merakınızı gidereyim. Oradan da bir şey almadık. Aynı yerde MOMA’nın dükkanının da şubesi var.
Müzeye gidiş çok kolay. Central park kenarından Harlem yönüne doğru beşinci cadde boyunca ya da park içinden yürümenin keyfine vararak müzenin ana giriş kapısına ulaşmak Times meydanından yirmi dakika kadar. 
Parka bitişik ve kocaman olduğu için  müzeyi kaçırma derdiniz yok. 
Zaten müze merdivenleri yorgun ziyaretçilerle, önü seyyar yiyecekcilerle etkin bir şekilde kullanıldığı için ızgara kokuları sizi orada duraklatacak. Dalgın yürüseniz bile müzeye geldiğinizde uyanırsınız.
Gezimiz boyunca kullandığımız, kendini amorti edemeyen New York pass kullanarak girdik. 
Giriş bedeli 17 dolardı sanırım. (Bizim gibi NY PASS alma gafletinde bulunup kazık yemeyin.) Müze hergün sabah saat 10.00 da açılıyor, Cuma-Cumartesi akşam saat 21:00, diğer günler saat 17:30’a kadar ve haftanın yedi günü açık. Şükran günü, 25 Aralık,1 Ocak ve Mayısın ilk pazartesi günü kapalı.
İyi gezmeler.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

YAHUDİ MÜZESİ, 
Üç Diş Sarımsak

 Bana kalırsa Berlin’de mutlaka görülmesi gereken müzelerden biri Yahudi müzesi. Geldik denince yok canım bu depo görünüşlü yığın müze olamaz diye düşündüm. Neyse ki 18. Yüzyılda mahkemelere ev sahipliği yapan bir binadan içeri girdik. Görkemli (elbette ki bir müze görkemli olmalıydı) tarihi binanın içine girdiğimizde telaşlı bir kalabalıkla karşılaştık. Avrupa’daki Yahudilerin iki bin yılı aşkın tarihinin 1900’lü yıllarına odaklanan müzenin giriş katından dar ve sevimsiz merdivenlerle bodruma yönlendirildik.
 
Sevimsiz ve ruhsuzluğu sürdüren bir koridorda kısa bir süre yürüdükten sonra, kendimizi müzenin içinde buluverdik. Bana dışarıdan depo gibi görünen bina meğer müzenin asıl kısmıymış, bahsettiğim görkemli bina ise yalnızca giriş ve idari bölüm olarak kullanılan parçası. Asıl müze binası mimar Daniel Libeskind’in pek çok eserinden birisi. Binayı öyle bir tasarlamış ki, üstten bakıldığında çoğunlukla zigzag deniyor ama bana göre tam açılmamış kırık metre şeklinde. Bu projesi Libeskind’e bir mimarlık ödülü getirmiş. Girişten başlayarak devam eden koridorla birbirini kesen, birinden diğerine geçerken şaşırmanıza yol açan, zemini farklı yönlerde eğimlerle düzenlenmiş küçük koridorlara ulaşıyoruz. Burada fotoğraflar, mektuplar, resmi yazışmalar ve kişisel eşyalardan tutun da sürgün belgelerine kadar birçok eşya sergileniyor. Filmlerde gördüğümüz sahneleri aratmayan sürgün ve kamp fotoğrafları ile mutlu aile fotoğrafları;  o insanlarla empati kurabilmeniz için eşsiz bir araç.


Sürgün ve göç müzenin temalarından biri.
 Bu adı taşıyan koridorun sonundaki bahçede sürgüne gönderilen Yahudilere ithaf edilmiş, her sırada yedi adet olmak üzere, üzerlerinde birer ağaç olan ve biri İsrail’den gelen toprakla doldurulmuş kırk dokuz adet beton kulecik var. 

Buradaki kulecikler arasında kalan zemin de tıpkı Holokost anıtında olduğu gibi küçük tümseklerle dolu. Soykırım koridorunun sonunda metal olması dışında bir özelliği olmayan kapıdan sevimsiz bir yere giriyoruz. Burası diğer tema olan soykırımı temsil eden kule. Oldukça yüksek, soğuk ve tepesindeki bıçak yarığı gibi duran açıklıktan gelen cılız gün ışığı dışında hiçbir ışık kaynağına sahip olmayan beton bir kulenin içindeyiz.  

Sadece beton, herhangi bir duvar kaplaması yok. Burada adeta yok oluşun izlerini derinden hissediyorsunuz.  Fotoğraf çekenlerin flaşları etrafı iyice görmemize yardımcı oluyor. Birkaç dakika içinde gözümüz de alışmış olabilir. Mimar, Yahudilerin Alman toplumundan soyutlanmalarına atfen müzenin çeşitli yerlerine serpiştirdiği uzun ve yüksek alanlarla boşluk kavramını kullanmış. Bunlardan birindeki enstalasyonda, yere dağınık olarak savaş ve şiddet kurbanı masum insanlara adadığı 10000 adet metal yüz yerleştirilmiş.
 
Dökülen Yapraklar adlı sergi ziyaretçilerin büyük bir gürültü çıkararak yerleştirmelerin üzerinde dolaşmalarına olanak sağlıyor. Üzerine bastığınız, dokunduğunuz ya da hızlı bir bakış attığınız her yüzün, sizde bir ürperti bıraktığını söyleyebilirim. Aslında müzenin kendisi başlı başına bir enstalasyon. Herhangi bir rehberlik hizmeti almadığımız için eldeki müze tanıtım broşürleri ve gözlemlerimize güvenerek;  eğimli zemin ve duvarların Yahudilerin ayağının altından dünyanın kaydığını, kırık metre şeklinin ise yaşamlarındaki keskin kırılgan dönemleri sembolize ettiğine karar verdik.

 Süreklilik teması ile adlandırılan ve çık çık bitmeyecekmiş gibi duran merdivenlerden çıkarken gördüğümüz çapraz kirişler ve müzenin diğer bölümlerinde de var olan dar, uzun ve yatay pencereleri geçerek üst kata ulaşıyoruz. Burada daha çok bilim ve sanat alanında yaptıklarıyla öne çıkan bir Yahudi kimliği görüyoruz. Ziyaretçilerin oyalanacağı minik etkinlikler hazırlanmış.

 İbranice adınızı yazabileceğiniz bir ekran, çeşitli interaktif  istasyonlarda birer soruluk testler ve insana rahatlık veren nar şeklinde hazırlanmış küçük kâğıtlara dileğinizi yazıp gerçekleşmesi niyetiyle astığınız bir nar ağacı.
 
Burada neşeleniyoruz. Nar müzenin her yerinde cömertçe kullanılan sembolizmin neşeli bir türü.
Üç Diş Sarımsak
                    Üç diş sarımsak, ortaçağın başlarından beri Almanya’nın Speyer, Worms ve Mainz bölgelerinde yaşayan Yahudilerin simgesi olmuş.

 İbranice(Hebrew) sarımsak anlamına gelen Shum sözcüğü, Speyer, Worms ve Mainz sözcüklerinin ilk harflerinin bu dilin fonetiğine göre kısaltılmışı. Shin(Sh), Vav(u) ve Mem(m). 1938'de Kristal Gece olarak adlandırılan sonun başlangıcı, sistematik olarak savaş sonuna kadar devam etti. Yüzyıllardır Avrupa’nın çeşitli bölgelerini ve Almanya’yı yurt edinmiş Yahudi toplumu, talihsiz bir serüvenin öznesi olacağını bilseydi;  hiç sarımsağı sembol olarak alır mıydı?
Fırtınanın merkez üssünde olmaları yanında güçlü lobilerini etkin biçimde kullanmaları nedeniyle, daha çok onların mağduriyeti dillendirilir; ancak zulme uğrayanlar sadece Yahudiler değil. Çingeneler, her ırktan yaşlı insanlar, sakatlar ve çocuklar da bu talihsiz fırtınadan nasiplerini almışlar.


BERLİN, 
HÜZÜNLÜ PRENSES(!)
(Alternatif Berlin yazısı)
Oldukça yağışlı bir güne denk gelen Berlin ziyareti 1 Euro karşılığı edinilen incecik naylon yağmurluklar içinde ıslak ve biraz da konfordan uzak ancak fazlasıyla ilgimizi çeken bir gezi oldu. Mayıs sonu olmasına rağmen hava sadece yağışlı değil epeyce de soğuktu. Spree nehrinin iki parçaya ayırdığı, bakış açısına bağlı olarak belki de iki parçayı birleştirerek oluşturduğu ve Hamburg’la birlikte eyalet sıfatını taşıyan iki şehirden biri Berlin. Uzun yıllar önce Prusya’ya,  ardından ise Alman imparatorluğuna başkentlik yapmış. Tarihin çeşitli dönemlerinde taç giyme törenlerine sahne olan Berlin’in göz önünde bir yer olması, belli ki şehrin başına bela olarak Nazi’lerin de yönetim merkezi olma talihsizliğine ermiş. Şehir Hitler’in dünyanın patronu olma iddiası ile başlattığı 2. Dünya savaşında deyim yerindeyse yerle bir olmuş. Azimli Alman topluluğu elele verip yeniden inşa etmişler. Soğuk savaşın kilit noktası, şimdilerde Şansölye Angela Merkel’in yaşamını sürdürdüğü şehir 1990’da Bonn’un elinden Federal Almanya’nın başkenti olma şerefini almış.
Berlin Duvarı
İlk durak kuşkusuz, çocukluk yıllarında utanç duvarı diye bildiğimiz meşhur Berlin Duvarı olacak. 

1961’de gecekondu misali ansızın bir gecede yükselen duvarların bu kadar hüzün, merak ve şiddetle karışık bir şöhrete ulaşacağını, eminim inşa edenler de hayal edememiştir. Sessiz sedasız dikilen duvarların yıkılması da aksine bir o kadar gürültü ve şamata içinde olmuştu. Büyük halk kitlesinin, Alexander meydanında Doğu Alman politikalarına karşı barışı çağıran eyleminin hemen ardından 1989 da yıkılan Berlin duvarı mutlaka görülecek. Ortadan kaldırılması tüm dünyanın dikkatlerini üzerine çeken ve büyük mutluluk kaynağı olan açık hava cezaevinin işlevini yitirdiğini, Almanların bu konuya ilişkin tüm hatalarıyla yüzleştiklerini bilmek sevindirici. Tarihi önemi nedeniyle tamamı yıkılmayan duvarı kimi yerlerde trafik akışını rahatlatmak amacı ile öteleyerek taşımış ve yol üstünde kalan orijinal yerlerine, üzerlerinde “Berliner Mauer” yazılı metal bloklar raptetmişler. 
 Adını Latin alfabesinin üçüncü harfine istinaden alan Checkpoint Charlie, duvarın en ünlü geçiş kontrol noktası. Alpha ilk, Bravo ikinci ve Charlie üçüncü kontrol noktalarının adı. Burası, insana kendisini tarif edilemez bir biçimde tuhaf hissettiriyor. Sadece diplomatik pasaportluların geçebildiği bu çok ünlü geçiş noktası Amerikalılar ve Rusların egemenliğinde olan toprak parçalarının insanın gözüne sokulmuş hali. Zaten tüm Almanya’nın işgali ile yetinmeyen Amerika, Rusya, İngiltere ve Fransa, Berlin’i de bölüp paylaşarak bir anda dörtlü komşu oluvermişler.
 
Aklıma nedense poker masası geliyor.
 Kontrol noktası; 
 bir kulübe ile 
bir tarafta Amerikalı diğer tarafta Rus asker fotoğraflarının yer aldığı panolar 
 
ve sembolik sınır görevlilerinin bulunduğu, ironik olsa da neşeli ve ilgi odağı bir yer. Turistik hizmet sunan üniformalı sınır görevlileri(!) ile fotoğraf çektirip bahşiş bırakıyorsunuz.  Kulübenin aslı müzeye kaldırılmış, bizim gördüğümüz basit bir replikası. Bu kapıda-geçiş noktasında duvarın tüm öyküsünü kronolojik olarak öğrenebileceğiniz birkaç minik müze var.
 


Yeni nesle ders olması için tamamı yıkılmayan duvardan alınan taş bloklara güncel diktatörler resmedilmiş ve küçük bir musibet alanı oluşturulmuş. 
 Hani derler ya bir musibet bin nasihatten evladır. Sanki heeey bakın sonunuz bu duvara benzeyebilir, kendinize gelin denmek istenmiş!  Hediyelik eşya satan küçük mağazalar, her turistik yerde olduğu gibi gani… Duvara ait olduğu söylenen taş parçacıklarını küçük kutulara koymuşlar ve Berlin anısı olarak satıyorlar. Satıcı kız “Bunlar gerçek mi?” sorumu gözlerini devirip “Şişşşt!” diyerek yanıtladı.
Doğu Yakası Galerisi
Şimdi Berlin Duvarı’nın tarihi anıt olarak ayakta bırakılan, yaklaşık 1300 küsur metrelik, kalp çarpıntısı yapan kısmını görme zamanı. 100’den fazla uluslararası mural sanatçısının dünya siyasi tarihine atfen yaptıkları resimlerle bezenmiş olan bu duvar doğu yakası galerisi adı ile anılıyor.


 Zaman içerisinde harap olan kimi resimler daha sonra restore edilmiş. Honecker ve Brejnev’in tarihi öneme(!) sahip öpüşmesi de burada resmedilmiş.
Dünyanın en uzun ve uzun süreli açık hava sergisi unvanını taşıyan doğu yakası galerisinin arkasındaki Spree nehri kıyısına geçip yürüyüş yapabilmeniz için bırakılan geçit tıkanan nefesinizi açıyor. Esasen batı Berlin, duvarın var olduğu süre boyunca Sovyet bölgesinin kuşattığı bölgede yani Doğu Almanya’nın içinde hapis kalmış. 
Hatta ne derece gerçek bilemiyorum yıllarca tarımsal ve diğer kaynaklar bakımından A.B.D.’nin Berlin’i hava yoluyla beslediği söyleniyor. Kötü hava koşullarına rağmen oldukça kalabalık olan bölgeden ayrılmadan önce ve şehrin farklı noktalarında doğu-batı ayrımına ilişkin öğeler bulmaya çalıştıysam da başaramadım. Geçen yirmi yılı aşkın sürede çeşitli altyapı ve inşaat çalışmaları ile fark kapatılmış. Bunun en belirgin göstergesi, Potsdamer meydanındaki modern kompleks binalardır. Burası aynı zamanda trafik ışıklarının Avrupa’da ilk kullanıldığı yer olarak da biliniyor. Işık demişken şunu söylemeden geçmeyeyim. Dresden’de yoğun olarak kullanıldığını gözlediğim Doğu Alman trafik ışığı sembolü Ampelmann başında fötr şapkası, kararlı adımları ve tüm sevimliliği ile kimi yerlerde gidiş gelişi düzenliyor.
Müzeler Adası
Bizi esir alan yağmurlu hava, müze gezilerine öncelik vermemize neden oldu. Kim bilir belki bu arada yağmur diner. Berlin'de büyük müzeler şehrin merkezi konumunda, bir arada ve bir adacıkta kurulmuş. 
Müzeler adası olarak bilinen bu bölge 1999'da UNESCO dünya kültür miras listesine alınmış. Unesco kültür mirası listesinde olan herhangi bir yeri görmek bana Mars’a gitmişçesine heyecan veriyor. Hem kalabalık bilet gişeleri önünde beklemekten kurtulmak, hem de ekonomik olması nedeniyle müze kartı ediniyoruz. Bergama müzesi öncelikli görülecek. Anadolu’dan kaçırılarak götürülen 
Milet’in Market kapısı, 

İştar Kapısı 

ve 
Bergama Sunağı, 

 en görkemli ve devasa boyuttaki müze demirbaşları. Müze, sergilenen Bergama Sunağı nedeniyle yıllar içinde Bergama (Pergamon)müzesi adını almış. Girişte ücretsiz olarak edinebileceğiniz elektronik rehber içinde diğer müzelerden farklı olarak Türkçe seçeneği sunuluyor. Antik dönem eserlerinin sergilendiği Yeni Müze; sergilenen en değerli eser kraliçe NEFERTİTİ’nin büstü olunca Mısır müzesi olarak da anılıyor. British Museum buradaki eserlere rahmet okutur ama burada da hatırı sayılır çokluk ve çeşitlilikte Mısır hazinesi var. Müze, mumyalar, lahitler, çanak, çömlek ve çeşitli mücevherlerden oluşan geniş bir koleksiyona sahip.
Doğu Alman hakimiyetinde kaldığı yıllarda uykuda olup yapılan restorasyondan sonra 1993’te açılan ve Protestanların Berlin’deki en büyük kilisesi müzeler adasına yirmi metre mesafedeki Berlin Katedrali.
 Prusya hanedan üyelerinin mezarlarının da yer aldığı katedral o kadar turistik olmuş ki, para almadan Almanya’nın en büyük orguna kapının ucundan bile baktırmıyorlar.
Küçük İstanbul
Her türlü sanat ve spor faaliyetine ev sahipliği yapan, çok kültürlü, tabelalara bakarsanız bizim mahalle diyeceğiniz Kreuzberg’e uğramadan olmaz dedik. Zaten Türk Mahallesi ya da Küçük İstanbul olarak anıldığını duymuştuk. Kebapçılar, çorbacılar ne isterseniz hepsi bir arada, sanki memleketi oraya taşımışlar. Yurt dışındaki en kalabalık Türk nüfus Berlin’de, Berlin’deki en kalabalık Türk topluluğu ise Kreuzberg’de yaşıyor. Almanların teknolojik alanda ne kadar ilim irfan sahibi olduğu herkesçe bilinir. Teknoloji tarihinin neredeyse her alanda temsil edildiği Alman Teknoloji Müzesi bu bölgede yer alıyor. Kimi alanlarda zayıf olduğunu düşünmüş olsam da, geçekten zengin bir koleksiyona sahip bir müze. Vestern filmlerinden çıkmış gibi duran lokomotif ve vagon örneklerine sahip oluşları müzeciliğe ne kadar erken başladıklarının bir göstergesi.

Hitlerin esirlerini ölüm kamplarına göndermek için kullandığı trenlerin vagonlarından biri müzedeydi.
Diktatörlüğe Giden Yol
Holokost anıtına gitmek üzere araç navigasyonu canımız tomtomumuz ve haritamız eşliğinde yol bulmaya çalışıyoruz ama nafile. Aslında Berlin’in yeniden inşası halen sürüyor olmalı; sanırsın şantiye alanından geçiyoruz. Bu anıt da Kreuzberg’de ancak yol çalışması ve çeşitli sebeplerle kapatılmış yollardan bir türlü hedefe varamıyoruz. Zaten yağmur alabildiğine yağıyor ve canımız sıkkın, bir de ulaşım sorunu çıktı. Sonunda bulduk. 

Anıt, iç karartıcı renk ve görünüşte, lahiti andıran megalitlerden oluşmuş bir kompozisyon. Paralel konumlanan megalitlerin arasındaki patikalar hafif yokuş ve inişlerden oluşuyor.
Buraya oldukça yakın bir noktada, Niederkirchner caddesinde savaş sonrasında, Gestaponun herhangi bir özence yol açmamak için yıkılmış olan yönetim merkezi binası var.

 Gelecek kuşaklara ders olabilmesi için temellerinin küçük bir kısmıyla varlığını sürdüren bina açık hava müzesi olarak ziyaretçilerini kabul ediyor. Müzenin gezintiye başlanan ilk noktasında, üzerinde diktatörlüğe giden yol yazılı manidar bir pano yer alıyor. 

Aynı bahçe içindeki modern mimariyle inşa edilmiş Nazi suçları dokümantasyon merkezi, soykırım kurbanlarını anlamak ve ders çıkarmak isteyenlerin akınına uğruyor. Kurbanlara ait fotoğraflar, nakil listeleri, mektuplar, kimlikler, gazete haberleri gibi birçok belge ziyaretçi ve araştırmacıların hizmetine sunulmuş.
Brandenburg Kapısı
Mahşerin dört atlısını taşıyan, artık geçmişte kalan bölünmüş şehrin sembolü, cefakâr Brandenburg kapısındaki meydana geldiğimizde neşeli bir kalabalıkla karşılaştık. Gençler toplanmış, taraftarı oldukları takımların şampiyonlar ligi finalini dev ekranlardan  izleyip destekleyecekler. 

Rekabet ve dostluk bir arada, eğlence gırla gidiyor. Kendilerini takımlarının rengine boyayan duşlara girip şarkılar söylüyor, bir yandan da kurulmuş olan yiyecek-içecek stantlarından gelen nefis ızgara kokularına teslim oluyorlar.

Alışveriş: Olmazsa olmaz

Hava güzel olsa çok keyifli vakit geçirebileceğiniz, sanat ve edebiyatla yoğrulacağınız Berlin’de diğer tüm Avrupa ülkelerinde olduğu gibi çalışma yasaları nedeniyle iş yerleri ve alışveriş merkezleri akşamüzeri ve Pazar günleri kapalı. Yok, öyle gece on birlere kadar alışveriş falan. Alışverişe ayıracak vaktimiz kalmayınca bizim deyişimizle bitpazarlarından birine gidelim diyoruz. Bu pazarlarda yok yok. Ben 1001 çeşit diyeyim siz 100001 çeşit anlayın. Sanat eserleri, giysiler, çeşitli kişisel ya da ev aksesuarları, kitaplar. Aklınıza gelebilecek her şeyi buralarda görebilirsiniz. Her şey olur da yiyecek satıcıları olmaz mı? Var elbet. Daha önce yeme fırsatı bulamadığımız  patates eşliğinde, körili ketçap sosuyla servis edilen kızarmış sosis, bilinen adıyla körivörst yiyerek bilgimizi-görgümüzü artırıyoruz. Çok tatlı bir de deri çanta aldık. Fiyat için pazarlık yapmaya debelenirken satıcının Türk olduğu ortaya çıkıverdi. Şaşırmamak lazım önceden de bahsettiğim gibi Türk nüfusu oldukça kalabalık bir şehir Berlin, her an bir Türk’le karşılaşmak olası.
Berlin Film Festivali
Her yıl düzenlenen film festivalinde dünyanın her yerinden katılımcıların filmleri Berlin’in kendine simge olarak seçtiği ayı figürünün altın olanını almak için yarışıyor. Yıldızlar  Marlene Dietrich meydanında, Berlinale palasta  kırmızı halıda yürüyüp yeni roller düşlüyorlar.
Çevre Koruma
2008 yılının Ocak ayından itibaren banliyö hatlarının oluşturduğu dairesel alan Çevre Koruma Bölgesi olarak belirlenmiş. Amacı havadaki atık gazların zararlı etkilerini azaltma ve bu etkilerden korunma olan bölgeye koşulu sağlamayan hiçbir aracın girişine izin verilmiyor.
Dönüş
Berlin oldukça yeşil bir şehir.  Olanca haşmetiyle yürüyüş yapmamız, bisikletimizle dolaşmamız ya da içinde kaybolmamız için hazır bekleyen parkların tadını çıkaramamış olmanın üzüntüsünü Berlin’in ormandaymış duygusu uyandıran yeşil yollarından geçerken bir daha gelmeyi planlayarak atıyoruz.
Berlin duvarının yıkılışının 25. yılına özel