14 Nisan 2014 Pazartesi

AmeriGO Vespucci gitmişse 

ben de giderim-1

Bugünkü ve hatta bir iki bölüm daha yazacağım son gezimi nasıl toparlayacağımı bilemedim. Düşündüm, taşındım, günlük yazıyormuşçasına aktarmanın daha kolay ve anlaşılır olacağına karar verdim. Hayatımda hiç günlük tutmadım ama genellikle sevgili günlük diye başlandığını biliyorum. Haydi vira..
Sevgili günlük,
Birinci gün;
Bugün 29 Mart 2014, yeni dünyaya, Amerika kıtasında aynı adı taşıyan çok devletli ülkeye gitmek üzere yola çıkıtık.  
 Biletler ve otel rezervasyonlarımız bir kaç ay önce ayarlanmıştı. 

Uçağımız saat 07.25’te Cumartesi günü İstanbul Atatürk havaalanından hareket ederek  9,5 saat sonra yine Cumartesi günü saat 11:30 olduğunda New York, JFK havaalanına ulaştı. Anla işte saat farkından dolayı. Amerika birleşik devletlerinde, anakarada dört ayrı saat dilimi kullanılıyor. Alaska ve Hawaiyi eklerseniz altı dilim.
Gezimiz bir çeşit sandviç olacak. Ekmeği Niv York, malzemesi Nort Kerolayna..
 Upuzuuuun bir yolculuk yaptık. Ayakkabılarımızı çıkarıp yolculara dağıttıkları çorapları ve hafif otel terliklerini giydik.
 
Hosteslerin yol boyu sürekli ikram ve ilgileri,
 herkese kişisel ekranlarda filmler, oyunlar yetmedi. Okyanus üzerinde seyahat etmeye başladığımızda pencereler kapattırılınca bulutları izlemekten de mahrum olduk.  Bir ara kalkıp dolaştım. Büyük mutfağın önünde oturmuş sohbet eden kişilere katılıp onlarla bir parça oyalandım. Şimdiye kadar yaptığım en uzun uçak yolculuğu dört saat olunca dokuz buçuk saat patlamadan New York JFK havaalanına gelebilmek için sürekli yedim içtim. JFK sekiz terminalli bir havaalanı. Tekerlekler yere basar basmaz uçağın içinde ney ve ud sesleri birbirine karışıp gurbet temasını ruhumuza üfledi. İndiğimiz terminal 1 numaralı olanmış. Biz ve görevliler dışında kimse olmamasına rağmen bir saati aşkın bir süre pasaport kuyruğunda bekledik. Beklemek dışında sıkıntısız bir giriş yaptık. Havaalanının tüm terminallerini metro hattına bağlayan air train ile başlayan şehir içi seyahatimizi yaparken havaalanının ne denli büyük olduğunu farkettik. Terminaller arasında epeyce mesafe var ve aralarından çok şeritli karmaşık görünümlü bir otoyol(!) geçiyor. 
Air train’in bedelini indiğimiz yerde, Jamaika istasyonunda,
 bilet makineleri yerine bir dolar daha az ücret talep eden büfeciden aldığımız metro kartlarıyla ödeyip çıkış yaptık. 
Sanki iki kez ödeme yapıyormuşuz duygusuyla bu kez metro ödemesi yapıp Manhattan’a gidebilmek için E hattına binip 42. caddede indik.
 
Dikkatli olun vs. uyarısının gerçeklerden bahsederek yapıldığı metro istasyonun hangi kapısından çıktıysak birden bire karşımızda The New York Times binasını gördük. Vay vay vay The New York Times binasını gördüm. 
 Başım göğe erdi. Hava bir soğuk bir soğuk inanmazsınız. Neyseki hava durumunu kontrol etmiş, tedbir almıştım; Berem, atkım ve eldivenlerim yanımdaydı. The Times square Hotel'e ulaşıp tertemiz odamıza yerleştik ve odamızın yağmurlu manzarasını fotoğrafladık. 
Elimizi yüzümüzü yıkayıp yorgunluğa, soğuk ve yağmurlu havaya aldırmadan köşelere konuşlanmış seyyar şemsiyecilerin birinden aldığımız şemsiyemizle Times Square gittik.
 
Meydanı görsen uuuuuu led ışıklarla aydınlatılmış reklam panolarından geçilmiyor. Her yer rengarenk. Ortalık yerlerde kimseciklerin yağmur boran nedeniyle oturmadığı kırmızı sandalye ve masalar, 

kırmızı küçük bir tribün, yüksek binalar, Coca Cola ve Toshiba reklam panolarının üzerinde küçümen bir top. 

Her şey gerçeğe uygun da sanki olmayan bir şey var. Yanlış yere geldik sanırsam. 31 Aralık gecesi onca insanın toplanıp geri sayarak aşağı inmesini beklediği top daha büyük değil miydi? Hem bu meydan o şaşaalı yer olamaz. Yani bu kadar küçük mü? Öyleymiş. Yanlış gelmemişiz. 
Brodvaw tiyatrolarının bir çoğunun açıldığı bu kavşak noktasında sokak konseptiyle düzenlenmiş Toysrus dükkanı benim bile ilgimi çekti,
 kendimi kaybettim. Hard Rock kafe, Planet Hollywood
 ve başka bir çok restoran, Times square müzesi, Brodway’in akşamki oyunlarına kalan indirimli biletlerin satıldığı gişe, ellerinde şemsiyeleriyle dünyanın her yerinden insanlar, hepsi burada. Bir nevi cehennem(!). Yıllaarrr yıllar önce Longacre olan adı The New York Times’ın yönetim merkezini oraya taşımasıyla değişmiş. Her devrin adamı olmuş işte.. Ünlü şehir kütüphanesini görüp dünyanın en büyük tren garını ziyaret etmek istediysek de birkaç dakika önce kapanan kütüphaneyi atlayıp şehrin içindeki az sayıda ağaçlı yoldan geçip gara yöneldik.
 
Büyük, merkez tren garındayız.
 Filmlerde gördüğüm gar şimdi etiyle kemiğiyle(!) karşımda. Muhteşem bir bina. İçinde epeyce dolaştık. Tren garı olma özelliğini sürdürse de agora işlevini daha çok benimsemiş görünüyor. İstasyon kalabalık değil. Sefer saatleri sık değildir belki de..
Garın içinde ufak çaplı bir apple store var. Alt katı tamamen restoran.  Çok yorulup acıktık. Times square civarındaki suşicinin tezgahlarına bakıp biraz dolaştıktan sonra yeriz diye karar vermiştik ama çok acıktığımız için oraya dönemedik. 
  Gardaki restoranlardan birinde yemediğimize pişman olduk. Ya ordadır ya burda diyerek aranırken en kolay çözüm restoran zinciri Friday’s oldu. Amerikan usulü yemeğimizi afiyetle yedik.
 
Haydi marş istikamet otel. Sabah kahvaltıya indiğimizde çeşit çokluğunu görünce sevindim ama itirafımdır:Haşlanmış yumurtaları yememiz olanak dışıydı. Meyve dışındakileri aç kalmayalım diye zorlanarak yedik.  Şimdiye kadar anımsadığım otel kahvaltıları içinde en kötüler kategorisinde birinciliği hemen kaptı.
                  
İkinci gün;
Güne; elimizde Googgle map’tan yararlanıp gideceğimiz yerleri işaretleyip büyükçe bastırdığım haritalarımızla dün gittiğimiz Times meydanından başladık. Sabah sabah hem de yönetim merkezi olan Scientology kilisesine girdik.
   İçinde fotoğraf çektirmedikleri kilisede iki saat sonraki ayine katılabileceğimizi öğrendik ama bizim işimiz gücümüz var. Kalamayız, başka sefere dedik. Bir iki video izleyip yürüyerek Central parka gider iken haritada öylesine işaretlediğim, New York’un anıt yapılarından (Onlar anıt yapılara Historical Landmark diyorlar.), 1962 yapımı Carnegie Hall önünden boş boş geçemedik. 
Öğretmen indirimi alıp rehberin hayran coşkusuyla anlattığı tanıtım turuna katıldık. 
Dünyanın en büyük konser salonlarından biriymiş. Music Hall olan adı kırmızı bölge müzikholleriyle karıştırılmaya başlanınca Carnegie Hall olmuş.
Çok katlı salonun Dress Circle adı verilen üçüncü katından akşamki konserin provasını izleme olanağı yakaladık.  Bu salona sadece süslü elbiselerle gelinebilirmiş. Dördüncü ve son balkon işten çıkan, eve gidip üstünü değiştiremeyen ya da süslü elbisesi olmayanlar gelebilsin diye serbest salonmuş. Rehberimiz kategorize edilme durumunu salon yönetiminin halka ne kadar sevimli baktığı, yoksulları da gözettiği imasıyla anlatılıyor. Zaten çocukluğundan beri salona hayranmış ve neredeyse bu salonda büyüdüm diyor.
 Tanıma turu anmalıklar satın aldığımız salon dükkanını ziyaretle bitti.
Central parka giden yol üstünde ikinci gelişimizde gireceğimiz MET'in merdivenlerinde dinlenip, müze broşürlerini ediniyoruz.
 Müzenin önü ana-baba günü gibi kalabalık. Seyyar satıcılar dumanları tüte tüte sosis vs. ızgara yapıyorlar.
 Times meydanından yürüyerek onbeş yirmi dakika kadar uzaklıktaki  Central park ününü hak eder güzellikte. Öyle suni çiçek tarhları falan yok. Elbette vardır da biz anlamayalım diye doğala özdeş yapmışlar. Göletleri, taşı, kayası, ağacı, çiçek, böcek ve etrafta pıtış pıtış dolaşan sincaplarıyla doğal bir ortam. Parkın yanıbaşında boylu boyunca uzanan 5. Caddeden gelen gürültü ve bando seslerine kulak verip dışarı çıktık. Yunanlıların bağımsızlık günüymüş. Ulusal kostümlerini giymiş dona dona yürüyorlar. Az sonra dünyaca ünlü, mimarisi bakımında Bilbao’daki isim ve görevdaşını andıran  Solomon R. Guggenheim müzesinin önüne geldik.
Programda olmadığı için sadece müze dükkanına girip antreden binanın içine bakınıp çıktık. Amacımız uzak gibi görünse de Harlem’e gitmek. Sorduğumuz bir genç kız 116. Caddeden ileri gitmeyin tehlikelidir deyince fazla içerilere girmedik. Kapüşonlu giysileriyle öbekleşmiş gençleri, paslı yangın merdivenleri, kırmızı, kararmış tuğlalarıyla Harlem bina örneklerini gördük. 
Korkmayıp bir parça daha içerilere girebilseymişiz iyiymiş ya, umarım başka sefere(!). Yani hayale bıraktık. Yürüyecek mecalimiz kalmadı. Taksiyle döndük. Akşam yemeğimiz için taa Çorludan seçimini yaptığımız Planet Hollwood’a gittik.
 Restoran hostesi endişe etmeyin sıranızı kaptırmam deyince beklerken yemek salonunu dolaşayım dedim. Emin olun rezervasyonu önceden yaptırmayan herkesi bir çok boş masa olmasına rağmen bekletiyorlar. Niye? Bilmem, biz de anlamadık. Hollwood müzesiymişçesine; Filmlerde kullanılmış kostümler, objeler, tren ya da otomobil sahnelerinde kullanılan maketler gibi bir çok eşya sergileniyor. Yemekler güzel, servis çok hızlıydı. Elemanlar hem güleryüzlü hem de konuşkanlar. Fiyatları Amerikan ölçülerinde oldukça makul. Kesinlikle öneririm. Gülen şefim Mesut burada yad edildi. Michelin yıldızlı restoranda yemedik ama burası da fena sayılmaz değil mi şefim.?


28 Mart 2014 Cuma


ORDAN BURDAN-4

Dizi Setlerinin Tozunu

Dumana Katalım


Her şeyi öğrenmeyi severim. Ama sadece öğrenmeyi.. Uzmanı olayım, faydalı bir yelerde kullanayım gibi isteklerim yoktur. Hani derler ya  maymun iştahlı diye.. Sanki benim için demişler. Öğrenir kenara atarım. Orda öylece durur. Yılarca nasıl istikrarlı bir şekilde öğretmenlik yaptığıma ben bile şaşıyorum bazen. Şu bir gerçek ki öğretmenliği hep çok sevdim. Çocuklarımı çok sevdim; o kadar ki onlara olan sevgimden büyüyemedim çocuk kaldım. 
                             Bu yüzden biraz da kızgınım onlara                                   
   İşte öğrenip kenara atacağım bir şey daha.. Film setlerinin işleyişi..  Zaman zaman bir yerlerde filmlerin kamera arkası görüntüler yayınlanıyor ama bunlar yeterli değil.  Dahası gerek. İstanbul’da yaşadığım 2011 yılında belediyenin açtığı ücretsiz kurslara gidiyor, kardeşim Ülkü’yle sırt çantamızı alıp demir asa demir çarık, elimizde bir şişe su ile İstanbul’u keşfe çıkıyoruz falan. Bir gün aklıma düştü. Aklıma geleni de hemen yapmalıyım yoksa patlarım. Ben böyleyim. İnternet üzerinden bilinen kast ajanslarından birine kayıt oldum. Boy ve yüz fotoğrafımı gönderdim. Birkaç gün geçti geçmedi. Ajans sorumlusu … Bey aradı. Saat olmuş on bir. Şaşırdım tabii hem bu kadar çabuk hem de gecenin körü..  “Maalesef bu saatlere kadar çalışıyoruz” dedi. Yarın şurada çekim var. Yetişkin kızı olan bir anneyi oynayacaksınız kabul eder misiniz? Bir an durakladım ama evet dedim. Bunca çaba boşa mı gitseydi. Telefonun ucundaki kişi ki kendisiyle daha sonra yüz yüze tanışma olanağı buldum, onlarla uzun süre çalışacağım vaadinde bulundu. Amanııınnnn ben neymişim be! Bir yandan da düşünüyorum beni tanımadan, hiç görmeden, deneme çekimi yapılmadan nasıl böyle rol teklif ediyorlar diye. Ülkü ısrarla ertesi günü akşam yapılacak çekim için bana servis yapmak istiyor. Türk filmi efsanelerinden koruyacak beni! Sahilde, Beykoz yolu üzerinde küçük bir restorana; çekim burada yapılacak, gittik. Her yere erken giderim. Bekletmeyi hiç sevmem. Sonuç: Kimsecikler yok. Sabırla birer ikişer gelmelerini bekledik. Kim var kim yok kontrol edildi. Ülkü çekim başlayıp içi rahat edene kadar gitmeyecek. Kameralar kuruldu. Oyuncular kostümlerini giydi, birinin ayağında çekime kadar rahat etmek için pofuduk terlik dolaşıyor. Kostümü uygun olmayanlara kostüm verildi. Ülkü için o da kalsın çekime katılsın isterse dendi. Beni bırakır mı hiç.?  Korumam o benim. Ortalık bir karışık ki sormayın. Restoranın tuvalet kabinlerinden birini kostüm odası yapmış,  önüne ütü masası kurmuşlar. Hava bir soğuk bir soğuk, kapalı mekandayız ama ortalık  buzzzzzz.. Hiçbir ısıtma sistemi çalıştırmamışlar. Yönetmen, yardımcıları ve oyuncular çay içiyorlar. Nereden bulduklarını sorunca öğrendik. Çekim ekibinin kamyonunda kettle varmış. Figüran takımına hiçbir şey yok. Ya sabır deyip bekledik. Sonuna kadar sürdürmeye kararlıyız. Neler ve nasıl oluyor öğrenmemiz gerek. O arada yönetim ekibiyle soğuk çalışma ortamı ve çay servisi yapılmaması nedeniyle bir parçacık çatıştık. Canları sıkıldı, ortalık birkaç dakika karıştıysa da aynı şekilde devam etti. Haklarını yemeyelim yemek saatlerine denk gelen çekimlerde hiç aç bırakmadılar. Bir sahne mi çekilecek oyuncular alışkın neyi nasıl yapacaklarını biliyorlar. Bir prova, arkasından çekim. Cehaletimi hoş görürseniz hep birkaç kamera kullanıyorlar zannederdim. Öyle değilmiş. Aynı sahne farklı açılardan birkaç kez çekiliyor. Konuşması olan her oyuncuya karşı konuşlanan kamera ile çekim yapıldıktan sonra yönetmenin isteğine göre sahnenin genel çekimi bir veya bir den fazla açıdan tekrar çekiliyor vs. İşin bu kısmı sıkıcı ve zor. Aslında belki herkesin işinden daha kolay ama saatler süren bekleyiş, konforlu ortam sunulmayışı işi zorlaştırıyor. Hani oyuncular der ya set çok eğlenceliydi aile gibiydik. Beş altı kez çekime gittim hiç de öyle bir ortama şahit olmadım. Aile durumu ne zaman oluyor bilemedim. Yanımda duran dizi başrol oyuncusu birden bir kahkaha koparıyor neden bilinmez. Yanındakilerde onun gülüşüne gülüyor. 

Acaba eğlenceli set ortamı dedikleri bu mudur? Bir tek komik oyuncu gördüm o da zaten düşük bütçeli komedi filmleri yapıp para kazanıyor. Figüranların aklına tebessüm etmek dahi gelmiyor. Bir kurumda güvenlik görevlisi olarak çalışıp, bu sektöre geçmek için uğraş veren genç figüran arkadaşım Deniz yardımcı olmak için mesleki deneyiminden yaralanarak ne yapacağımızı anlattı. İşler böyle yürüyor olmalı ki hiçbir defa set ekibinden birinin şöyle yapacak bu şekilde duracaksınız dediğini duymadım. Öğleden sonra yapılacak çekimlere bile sabah erken saatte belli bir yerden servisle alınan figüranların işi beklemek, beklemek ve yine beklemek. En sonunda hadi şu kostümü giy şuradan geç ya da şu masada otur deniyor. Çekimlerden birine ablamı da götürdük. Birimiz genel cerrah, birimiz doktor, birimiz de hemşire olduk. 

İnanmazsınız bir kez sabah sekizde servise binmiş gece yarısını geçtikten sonra saat birde servisten inmiştik. Bu kadar zaman harcamanın bedelini söyleyeyim ama sıkı tutunun koltuktan düşmeyin. Tam tamına 25 lira. Yapımcıdan aldıkları bedeli ödememek için; ilk iki çekim deneme niteliğindedir ücret ödenmez notunu web sitelerine yazmışlar. Telefonda yasalardan söz edince hemencecik ödüyorlar. Birçok kişi uzun bekleme sürelerinden yorulup bir daha gelmiyor ya da ilk iki çekim aldatmacasıyla paralarını almaya gitmiyorlar. Figüranlığı meslek edinmişler, bu yolla sektöre girip kariyer yapmayı umanlar her şeye rağmen devam ediyor. Artık benim figüran arkadaşlarım var. Onlardan birini ekranda görünce seviniyorum.
Sevgili sadık(!) okurlarım, siz bu yazıyı okurken ben havada, uçakbanların birinde Wright kardeşlere aşki duygularımı göndererek New York’a, dünyanın başkentine(!) doğru yol alıyor olacağım. Umarım döndüğümde gönlünüzü hoş edecek bir şeyler yazabilir ve sizlerle paylaşabilirim. Bekleyin beni…

27 Mart 2014 Perşembe

BİZ ÇAMLICANIN ÜÇ GÜLÜYÜZ... 
Lise mezuniyetimizden 32 yıl sonra bir gurup arkadaşımla buluşmayı başarmıştık. Talaş günü vesilesi ve aynı mahalde yaşayanlar sık sık görüşse de biz yatılı taifesi; memleketin çeşitli yerlerinde gelip okulu yuva yapanlar, buluşmakta zorluk çekenleriz. Bu yıl mezun oluşumuzun üzerinden tam 35 yıl geçmiş oluyor. Birkaç ay önce izini bulduğumuz arkadaşlarımızdan Emel’le buluşmaya hazırlanıyoruz. Emel, Kadriye ve ben, 25 Mart 2014 Salı günü Taksim’de, Yeni Hong Kong restoranda; kalabalık olduğunda bile sakin kalmayı becerebilen bir mekan, buluştuk. 
 Lise yıllarımızı birlikte geçirdiğimiz için kendimizi bir tür çocukluk arkadaşı kategorisinde değerlendiriyoruz. Öyle olunca sanki hiç ayrılmamışız gibi kaldığımız yerden devam ediyor, tıpkı eski yıllarda olduğu gibi ordan burdan konuşuyoruz. Bu buluşmalarda okulumuzu mutlaka yad eder, ne kıymetli bir hazineyle tanıştığımızla onurlanırız. Okulumuz II. Meşrutiyet döneminde, Çamlıca İnas Sultaniyesi adıyla, Hicaz valisi Ahmet Ratip Paşa köşkünde, Osmanlı imparatorluğu döneminin ilk yatılı kız okulu olma şerefine ermiş.  Ahşap köşk, sonraları bahçesine yapılan beton bina okul olunca sadece yatakhane olarak kullanılmaya başlanıp birçok kız öğrenciye ev olmuş. Hem ne ev! Kristal trabzanlı iç merdivenleri, tavanlardan sarkan koca kristal avizeleri, devasa kapıları, en üst orta salonun tavanındaki gökyüzüne nispet eden vitrayları, eski moda mermer tuvaletleri, bahçesinde kök salmış koca çam ağaçlarıyla gönlü geniş bir ev. Şimdilerde ticari bir oyuncak olması için üzerinde entrikalar çevrilen ev. Nerelere geldim. Umarım sıkılmamışsınızdır.
Hong Kong restoranda yemek yedikten sonra Taksim anıtının-Gezi’den önce sağında solunda bir avuç çiçek vardı. Artık onlar da yok. Zaten Taksim dümdüz, buz gibi betonla kaplanmış. Gezi parkını da güya düzenlemişler. İki tane salıncak koyunca orası park olmuyor beyler!- önünden geçip çay kahve içmek için Fransız kültür merkezinin bahçesine gitmek üzereydik ki hızlı bir manevrayla Taksim Makseminin sarnıcında HAVADİS 1913 adlı sergiyi ziyaret ettik. 

Sarnıcın dış duvarlarının; suların havuz atmosferi oluşturarak aşağı döküldüğü ama önünde hep polis araçlarının bulunduğu duvarın, hoşluğunun tadını hiç çıkaramıyoruz. 

Duvarların ardında, iç içe kemerlerle metrelerce uzanan sarnıç: Bahçeköy’ deresinin Kanbur suyu, Top Yolu suyu ve Sultan suyunu önüne katıp Derbent, Maslak, Ayazağa, Şişli, Mecidiyeköy hattından getirdiği dağıtım/taksim yapılacak suyu depolarmış. Meydanın adı bu sebeple taksim olmuş. Sarnıç uzun sayılabilecek bir süredir çeşitli sergilere ev sahipliği yapıyor. Galerideki sergiyi hızlı sayılabilecek bir şekilde ama manidar ve kimilerinin yanlı seçildiği  hissini uyandıran eski haberlere göz gezdirip, neşeli bulduğumuz birkaçını sizler için fotoğrafladık. 





 Çıkışta tam köşedeki maksem’in içine girdik. 

 İstanbul oldum olası su sıkıntısı yaşayan bir şehir. Bizanslılar bu sebeple Valens su kemerini yaptırmış, yetmemiş çilingozdan su getirmek için kilometrelerce uzunlukta su kemerleriyle Bizans ve İstanbul'a su taşınmış. Sekizgen planlı Maksem’in yapımı, III. Ahmet döneminde başlayıp 1731 de tamamlanmış. Lüle adı verilen çeşmeler ve çeşmelere bağlı boru sistemleriyle sarnıçta toplanan su, Beyoğlu, Kasımpaşa, Beşiktaş gibi civar semtlerin ihtiyacını gidermek için dağıtılıyormuş. 
                      
Yenileme çalışmaları yapılan maksem iki aydır ziyaretçi kabul ediyor. 
Maksemi ardımızda bırakıp Fransız Kültür merkezinin bahçesindeki kafede çay kahve içip, yılların birikmişini saatlerce bıdı bıdı konuşup, özlem gidererek epey vakit geçirdik. 

Dışarıda yağmur var. Kimin umurunda. 
Buradan çıkıp önünden geçen yerli-yabancı, kadın-erkek, genç-yaşlı, inanan-inanmayan her kese kucak açan, 1906 yılında papa vekili Giovanni Borgomaneto'nun temel taşını kutsamasıyla yapımına başlanıp 1911'de tamamlanan San Antuan kilisesinde dilek mumları yaktık. 

İlk defa olarak, Santa Maria Draperis kilisesinin kapısında, önceleri hiç dikkatimi çekmemiş olan ‘Türkiyedeki  modern tıp ve eczacılık öğretimini başlatan hekim ve cerrah Karl Ambros Bernard’ın mezarı bu kilisededir’ yazısını gördüm.  Narmanlı Han’ın tombik kedilerine sevgi gösterisinde bulunup, Galata kulesinin dibindeki kalabalığa karıştıktan sonra yokuş aşağı Kamondo merdivenlerini aşıp Karaköy’e indik. Vapurla Kadıköy’e geçip en kısa zamanda tekrar buluşmak ama olmazsa talaş gününde mutlaka bir araya gelmek üzere ayrıldık.

21 Mart 2014 Cuma

ÇORLU SİZİ SEVİYOR
İstek üzerine Çorlu yazıma bir bölüm daha ilave ediyorum. Yaşadığım yeri
 önceki yazımda bahsetmediğim noktalarına değinerek bir parçacık daha anlatayım.
Yaz aylarında buradaysanız hemen hemen her mahalleden gelen oyun havaları sesleriyle bahçe düğünü yapıldığını anlar belki de katılmak istersiniz. Akşamları sahil kasabası atmosferinde, cadde boyunca dondurmalarının keyfini çıkararak yürüyen, parklarda ellerinde çay bardaklarıyla muhabbet eden ailelerle karşılaşırsınız. Şaşırmayın! Çorlu, Doğu Avrupa sınırına çok yakın, bir o kadar da uzakta, nereye baksan garnizon nereden baksan kışla.. Bir çok ilde dahi olmayan kolordulardan beşincisi burada konuşlanmış. Bayramlarda evden gördüğüm manzara; Ardı arkası kesilmeyen tanklar, asker taşıyan kamyonlar, gor gor sesler çıkararak alana doğru giderler. Kimi zaman askeri havaalanından kalkan uçakların şiddetli seslerini dinler, kırsalda yaşayıp uçak görmemiş çocuklar gibi başım havada izlerim.
Çorlu, Osmanlı tarihinde kilit rol oynamasına karşın önceki yazımda da belirttiğim gibi tarihe maddi bir iz bırakmadan bu günlere gelmiş. Çorlu kalesi, yerel halkın Kore mahallesi(!) diyerek tanımladığı, neşeli Roman ailelerin yaşadığı yerde, kale olduğunu bile anlayamayacağınız kadar küçülmüş cüssesiyle buradayım(!) diyor. 
  Sizin için fotoğraflamaya gittiğimde mahallenin çocukları etrafımı sardılar abla bizim de fotoğrafımızı çek diye. 
Tamam deyince hemen poz verdiler.
İstanbul’a seferler yapan ve yol boyunca muhteşem manzarası olduğu söylenen demiryolu ulaşımının zamanı ve fiyatı hakkında fikir vermek amacıyla Çorlu tren istasyonuna uğradım.. Maalesef uzunca bir süredir Çorlu-İstanbul hattı yenileme çalışmaları nedeniyle kapalıymış. Görevli genç çalışanın söylediğine göre iki aydan önce tamamlanmayacakmış. Kimbilir belki daha da uzun sürer. 
Onarım bitince bir tren seyahati yapıp gelmenizi bekleriz efendim.
Köy gezmeyi seven var mı içinizde? Ben bayılırım. Arabaya atlayıp tarlalar arasında dolaşıp sarı tarımın gelişip olgunlaştığını takip etmek için yakın köylerin-bazıları idari bakımdan mahalle olmuş-yollarına düşerim. Favori köylerim: Önerler, Türkgücü, Sarılar ve tepeden Marmara denizini kucaklayan Yenice. Gökten para yağdığında her birinden birer köy evi ve tarla almayı planlıyorum. Bağış kabul ederim. Aklınızda bulunsun.
Çorlu’dan on dakika kadar mesafede; Marmara Ereğlisine bağlı Çeşmeli köye giderseniz sahili takip ederek Eceabat’a hatta Bozcaada’ya kadar uzanan bağ(şarap demek yasakmış artık) rotasının Çeşmeli ayağı Şato Nuzun’a uğramadan geçmeyin derim.
 
Nefis şaraplarından tadıp, üretim aşamalarını bıkmadan usanmadan her ayrıntısıyla anlatan, kavı görmenize olanak tanıyan görevli genç hanıma teşekkür eder, 
dilerseniz  birkaç şişe şarabınızı alıp yemyeşil bağların arasından ayrılırken bağ bozumuna gelmenin hayallerini kurarsınız. Dönüşte hiçbir köy kahvesinde göremeyeceğiniz aile işletmesi Türkgücü köy kahvehanesinde çayınızı içip arkadaşlarınızla muhabbet edin.
Yahudi nüfusun yoğun olarak yaşadığı yerlerden olan Trakya’da; 1934 yılı Haziran sonu, Temmuz başı çıkan, 6-7 Eylül olaylarına benzer olaylar sonrası bir çok Yahudi aile göç etmek zorunda kalmış. 1941 de; 25-42 yaş aralığındaki tüm gayri müslüm erkeklerin askere alınmasına karar verilmiş. Bayındırlık emrine verilen, 20 kura ihtiyatları gerçekte askerlik yapmaları için değil yapılanan ülkenin çeşitli inşaatlarında zorunlu işçi olarak çalıştırılmak üzere kullanılmış. Gavur askerler denilerek tanımlanan bu insanlardan oluşan asker gurubuna amele taburları da denmiş. 1942’de çıkan varlık vergisiyle tekrar yıkılan bu vatandaşlar 1948 de yoğunlaşan göçle İsrail ve başka ülkelere gitmiş ya da kaçmışlar. Çorlu’da yaşayan Yahudi ailelerden son kalanlar 1970 yılında göçü tamamlamışlar. 1900'lü yılların başında yaptıkları sinagog, minare eklenip camiye dönüştürülerek ibadethane görevine devam ediyor.
Halk arasında Havra cami olarak anılsa da kapısında yeni cami tabelası var. Bütün bunları neden anlattığımı soruyorsunuzdur. Hemen anlatayım. 1936 yılında Erzincanı yakıp yıkan depremin yaralarının sarılmaya çalışıldığı günler: İsak Pinhas, okullarda başlatılan yardım kampanyasına arkadaşından aldığı on kuruş -anımsadığı kadarıyla-borç parayla katılan bir ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi . Borcunu ödeyemeyen, yokluk nedeniyle okuldan ayrılması gereken, bir süre sonra da ailesiyle İsrail’e göç eden küçük çocuk aldığı 10 kuruşu unutmamış. Borç aldığı arkadaşının adını anımsamayan Pinhas yıllar sonra karşılık olarak İstanbullu eşiyle kendi adını taşıyan 32 derslikli Furtuni ve İsak Pinhas İlköğretim okulu binasını yaptırmış. 
Her anımsayışımda bu öykü beni çok etkiler.
Size; ayakta durmakta ısrarcı bu güzel ev
ve
bahar gelince her yeri kaplayan, mis gibi kokan, sapsarı kanola tarlası fotoğrafımla veda ediyorum.