İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2014 Cumartesi

EDİRNEKAPI KARA SURLARINDAN KARİYE MÜZESİNE...
8 Mart 2014 Cumartesi sabahı her İstanbul gezisinde olduğu gibi sabah altı otobüsünde koltuğuma yerleşip uyumaya hazırlanırken otobüs muavininin taze poğaça ikramıyla uykum başka bir zamana ertelendi. Sabah altı, altıbuçuk Çorlu-İstanbul otobüsünde sıklıkla yapıyorlar. Yediğimden değil ama tazeliğine dayanamadığımdan alıyorum. Düşünsenize fırından yeni çıkmış, sıcacık, yumuşacık, mis gibi kokusuyla her biri küçük sevimli birer kesekağıdına koyulmuş. Alırım ben bu poğaçayı. Sakin bir yolculuk sonrası İstanbul’a ulaştım. Korku tüneli Esenler otogarından raylı sistemleri kullanarak buluşma yerine herkesten hatta rehberimden bile önce gittim. Bilirsiniz gelenektendir okula, işe en uzaktakiler en önce gelir de diğerleri bir parça gecikir. Kimse gecikmedi tabii ki yani lafın gelişi diyorum. Buluşma noktamız Edirnekapı Fatih Sultan Mehmet heykelinin önüne geldim. Azametli bir heykel beklerken ne görsem beğenirsiniz. Ufacık bir şey. Sanırsınız İstanbul’u alan, dünyaya nam salan adamın değil mahalle muhtarının heykeli.  
Heykelin önündeki minik fışkiyeleri havuz zannedip yüzmeye kalkmamızdan endişe ederek bir uyarı tabelası koymuşlar. Birkaç fotoğraf çekmiştim ki rehberimiz, bilgi ve neşe kaynağımız Ahmet Faik Özbilge geldi. Kahvaltı yapmamış. Vaiz sokakta adı sanı olmayan minik bir çorbacıya girdik.
İkinci kahvaltı olarak çorbayı içip tarifini almıştım ki gezginler birer ikişer geldiler. Tanışma faslını halledip yola çıktık. 1985 yılında İstanbul’un Unesco dünya mirasına giren alanlarından karasurları  bölgesindeymişiz. Bilenler var, bilmeyenler için tekrarlıyayım; Dünya miras listesinde olan herhangi bir yeri görünce Mars’a gitmiş kadar heyecan duyuyorum. Ahu Aysal’a duyurulur. İlk olarak Edirnekapı surlarının tepesine çıktık.  Çıkış merdivenleri,  6-8-10 dik üçgeninin hipotenüsünü düşünün kenar korkulukları olmayan, işte öyle bir yer. 
 Genel bilgi paylaşımı ve gezi dokümanlarını sur üstünde aldıktan sonra korkuyla çıktığımız merdivenlerden inerek Hoca Çakır caddesinde; surlardaki kapısına yığılıp içerisini görmeye çalıştığımız marangoz atölyesine,
 Osmanlılarca eklektik anlayışla(!) surlara yapılmış çeşmeye, 
Minik, sevimli ve oyuncak duygusu uyandıran evlere,
iş-aş nedeniyle zorunlu çevreciye selam verip Blakherna, bizim kullandığımız adıyla Tekfur sarayına  gidiyoruz. Burada aklıma Orhan Bey’in eşi Tekfur kızı Holofira-Nilüfer Hatun geliyor ama o bu sarayda büyümemiş. Başka bir tekfurun kızıymış. Oldukça büyük bina Osmanlılar döneminde sırasıyla bir çeşit hayvanat bahçesi, çini atölyesi ve Yahudi ailelerce konut olarak kullanılmış. Yenilenme çalışmaları henüz tam olarak bitmemiş ancak dış yüzeyi yepyeni taşlarla gıpgıcır yapılmış.
 İşte bu da kanıtı. İçini bilmiyoruz. Göremedik. Bir şeyden de eksik kalalım di mi ama. Tekfursaray Hançerli Panayia Rum Kilisesindeyiz.
Biz Hançerli  Meryem diyormuşuz. Bilirsiniz her şeyin adını değiştirmeye meraklıyızdır. Rehberimiz A.F Ö. nün maharetiyle kapalı olan kiliseyi ziyaret edebiliyoruz. Dokuz yaşındayken Cihangirde 6-7 Eylül olaylarına şahit olduğunu öğrendiğimiz Antakyalı görevli hem kiliseyi gezdirdi hem de anlattı. Adakları gerçekleşenler gelip bir hançer bırakırlarmış. Bu nedenle hançerli diye anılan kilisenin uyuyan Meryem ile ilgili bir de öyküsü varmış. Düşünüyorum düşünüyorum.. Cık!. Aklıma gelmiyor. Uydurdum mu acaba? 
 Bir hayırsever mahallenin çocukları için müzik evi açmış. 
Adı:Barış için müzik.
Acıktık ama sevgili rehberimiz Kariye müzesinden çıkana dek bizi süründürmeye(!) kararlı.  Kariye kilisesi 6. yüzyılda Chora adıyla Justinianus’un yaptırıp bizlere armağan(!) ettiği müthiş bir kilise.
    
Zaman zaman onarım geçirmiş ve bugünlere ulaşmış. Mozaiklerinin eşsiz olduğunu hep duyardım. Ben gözlerimle ne kiliseler gördüm ama burası gerçekten bir harika. Mozaikler müthiş değil ötesi. 
Rehberimde anlata anlata bitiremiyor. Tavanlara bakmaktan boynumuz kopa kopa hem eğleniyor hem öğreniyoruz. Bir meleğin elleri üzerinde salyangoz biçimiyle tasvir edilmiş evren dikkat çekici. Hiç bir kilisede görmediğim kronolojik sırayla Meryem’in ailesinden başlayarak İsa’nın çarmıha gerilişine kadar herşey betimlenmiş. 
Bir diriliş sahnesi var ki kilisenin tamamı restorasyon için kapanmadan mutlaka görmelisiniz. Bir de nereye giderseniz gidin sizi gözleriyle takip eden Pantokrator İsa. Sağa saklanıyorum görüyor, sola kaçıyorum bakıyor. Mümkün değil salonu değiştirmedikçe kaçış yok. BBG evi gibi. Girişi 15 lira. 
Müze kart varsa o la la la.. 
Nihayet bir şeyler atıştırabileceğiz. Simitle idare edip 
adı meçhul kahvehanede çay içtik.
Bu tatlı pempiş evin önünden geçtik.
 Salmatomruk caddesi üzerinde, bir lastikçinin kuytu köşelerinde kalan saray kalıntısını gördük.
Pammakaristos kilisesi müzesine girdik. Giriş beş lira, müze kartım vardı bedava oldu. 4. Haçlı seferinin Bizans’ta yaptığı yağma ve talanın ardından 13. yüzyılda eski bir kilise kalıntısı üzerine yapılmış. Kilisenin Osmanlılarca camiye dönüştürülen bölümünü ziyaret ettiğimizde ne kadar bakımsızlıkla karşılaştığımızı size anlatamam.
Bilirsiniz Osmanlılarda Muradiye, İhsaniye, Maşukiye, Fethiye adları pek kullanılır. Camiye dönüştürülen Pammakaristos kilisesi, Osmanlının Gürcistan ve Azerbaycanı fethi şerefine Fethiye adını almış. Tavan mozaikleri, eski kiliseler, bina ve saray kalıntıları derken demirbaşı kitaplara Süleymaniye kütüphanesi el koyunca yoksul düşen Murat Molla kütüphanesine gidiyoruz. 

18. yüzyıl yapısı binayla ilgilenen Noel Babanın günümüz versiyonuna benzeyen İspanyol beyle tanıştık. “ Otuz yıldır buradayım” dedi. 
Adı: a) Sebastian b) Roberto  c-d-e) unuttum
Çarşamba semtinde şehrin birdenbire değişen çehresiyle uyum içindeki İsmailağa Camisine girdik. İlk yapılışı 12. yüzyıl olan caminin geniş avlusu medrese odalarıyla çevrilmiş. Odalar-onların deyişiyle- eğitim alan talebelerle doluydu.

Semt bir düşünceye göre Fatih zamanında Samsun Çarşambadan gelenlerin iskanı bir başkasına göre Çarşamba günleri kurulan Pazar nedeniyle bu adı almış.
Aynı bölgede; kocaman bir parkın yanından geçip camide piknik yapmayınız uyarısı yapan bir tabela eşliğinde, İstanbul’un beşinci tepesine konuşlanmış Yavuz Sultan Selim camisine girdik. Kanuni babası için yaptırdığı camiye iki minareyi uygun görmüş. Laf aramızda kendisi için yapılan dört minareli. Caminin bahçesinde Padişah Abdülmecit, Yavuz’un eşi Hafsa Sultan ve diğer hanedan üyelerinin türbeleri var. Yavuz’un devasa sandukasının üzerine hilafeti Osmanlı’ya getirmesi nedeniyle hak ettiği siyah kabe örtüsü serilmiş. Sandukasında siyah kabe örtüsü olan bir kişi daha var. Fatih Sultan Mehmet.
 Gerekçesi: İstanbul’un fethi 
      Her türlü yiyeceğin satıldığı Malta çarşısında; uygun fiyatları ve iştah açan görüntüsüyle vitrinleri geçip Fevzi Paşa caddesinde Kömür restoranda enfes yemeklerle karnımızı doyurup dağıldık.                   
     Başka bir gezide görüşmek üzere Murat Molla sokakta, iç cephesi turkuvaz renkli  Aya Yorgi Potira kilisesinin mutluluk veren bahçesinde toplu olarak çektirdiğimiz fotoğrafımızla veda edeyim.  

Not:Rehberim A.F.Ö. günümüz Noel baba versiyonunun adının Antonio olduğunu bildirdi.

13 Şubat 2014 Perşembe

DEHLİZLERDEKİ BİZANS SARAYI
8 Şubat 2014 Cumartesi günü yine erkenden, bu kez Ziya ile birlikte Çorlu'dan yola çıktık. Hava çok kapalı. Bir gün önce meteorolojinin hava tahmin raporuna baktığımızda İstanbul'da Çorlu gibi çok bulutlu ve kapalı görünüyordu. Neyse ki yağmur yoktu ama ne olurdu güneşli olsaydı. 
Bu kez gezimiz Bizansın bodrumları. Kafalar karışmasın. İstanbulun orta yeri sinema altı dehliz.
Sabah saat 09:00 da Konstantin sütununun önünde buluştuk. 
 
Burası bir tarafında Atik Ali Paşa camisi, diğer tarafında Nuruosmaniye camisi ve üçüncü kenarında Divan yolunun bulunduğu bir meydan.
İlk olarak rehberimiz Ahmet Faik Özbilge genel bilgi paylaşımı 
ve yaptığı dansın ardından ardından hazırladığı gezi planımızı içeren yazılı dokümanlarımızı dağıttı.
 Konstantin sütunu 4. yüzyılın ilk yarısında Roma'daki Apollon tapınağından getirilmiş.
 Sütunun üzerindeki heykel Bizansa gelince Konstantin'in(kaç yaşındaki adama ismiyle hitap ediyoruz ayıp oluyor ama böylesi kolay. Her defasında Konstantin amca demek uzun oluyor.) güneşi betimleyen ve evrenin merkezi olduğuna işaret eden kendi heykeliyle yer değiştirmiş. Sonraları yıkılan heykel zaman zaman kah haçla kah farklı heykellerle yer değiştirmiş. 17. yüzyılda Sultan II. Mustafa sütunu demir halkalarla güçlendirmiş ve böylece yüzyılların obeliski Çemberlitaş adıyla anılmaya başlanmış. Obeliskin kaidesinin altında, İsa peygambere ait, Kudüsten gelen kutsal emanetlerin saklandığı söylencesi ortalıkta dolaşıyor. Defineciler huuu, bu bir söylence heyecanlanmayın.! Yok öyle bir şey. 
Divan Yolu caddesinden Sultanahmet meydanına doğru yürüyoruz.

Cadde üzerindeki Türkocağına girip baba II. Mahmut, oğlu Abdülaziz ve türbeyi yaptıran Sultan Abdülmecit'in oğlu, torun II. Abdülhamit'in türbelerini ziyaret ettik. 

Fatih Sultan Mehmet'in türbesindeki bozuk saatin benzerini burada da görünce belgeleyeyim istedim.
Baş uçlarına koyulan feslerle üç padişahın sandukaları ve yanlarında çocuk ve gençlere ait olduğu düşünülen küçük sandukalar türbeyi tamamen doldurmuş.
 
Hep müzeciliği bilmediğimizi söylerim ve sonuna kadar haklıyım. İnanmayan bu fotoğrafa dikkatli baksın.
 Çok ünlü kişiler yatıyor burada. Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin de burada yatanlardan biri. Gelip geçenin dinlenmek ya da arkadaşlarıyla yarenlik etmek için mezarlar arasından geçerek burada çay kahve içmesi, bir şeyler atıştırması yaşamla ölümün ne kadar etle tırnak gibi olduğuna işaret ediyor. Aynı duyguyu Eyüp tepelerindeki mezarlar arasında Piyer Lotide de yaşıyorsunuz. 

Türkocağının kapısındaki süsleme korkutucu kılıçlara rağmen güzel. Yani bence öyle..
Yolun karşısına, Piyer Loti caddesine geçip kısa bir süre yürüdükten sonra onarımdaymış gibi görünen aslında kaderine terkedilmiş, 5. yüzyıldan günümüze Şerefiye adıyla gelen Theodosius sarnıcındayız. 

Demir kapısı kilitli olan sarnıç, havuzla süslenmiş küçük ama şirin bir meydanda.
Buradan ayrılıp bir süre yürüdükten sonra bir halıcının özel mülkiyetinde olup o gün kapalı olan bir başka sarnıç ziyaretimizi gerçekleştiremeden eski adliye sarayının önünden geçip beşer lira ödeyerek 4. yüzyıl yapımı Binbirdirek sarnıcına girdik.

 Meğer bizim Veysel'de orayı ziyaret etmiş. Yapan ustalar sütunlara imza attı diye o da tanıdıklar için sütunun birine adını not etmiş. Sağol Veyselcim. Sen çok yaşa emi!
Biz sadece fotoğraf çektirdik.
 Sorumlusu kimdir bilmiyorum. Demirbaş numaraları da itinayla antik sütunların üzerine yazılmış.

Laf aramızda rehberimiz burada çay-kahve ısmarladığı için müze girişimiz beş liradan daha ucuza gelmiş oldu. 
Sosyal etkinliklere açık olan sarnıcın adı Binbirdirek ama yalnızca 224 sütunu var. Üstelik şehre su taşıyan kaynaklardan beslenememeye başlayınca Osmanlı döneminde ipekçilik atölyeleri olarak kullanılmış.
 
Şu anda içinde su dolu genişçe bir kuyu bulunan sarnıcın tavanı diğer sarnıçlardaki gibi kare başlangıçlı son derece estetik bir örüntü.
 Şimdi Sultanahmet meydanındayız.
Hemen sağda çilekeş Aya Euphemia'nın kemiklerinin bir süre saklandığı (Şimdi Aya Yorgi kilisesinde) rotunda dedikleri dairesel mezar var. Aynı yerde Eski İstanbul adliyesine bitişik duran kulübe azizeye yapılan işkencelerin anlatıldığı tarihi ve Hristiyanlık dinince değerli fresklerin saklandığı yer olarak belirtiliyor.
  Bu bir söylence olmalı. Değerli dini freskler neden bu uyduruk kulübede saklansın ki..

Çöpsüz olmaz.

Burası aslında hipodromun başladığı, kapısı Carceres'in bulunduğu nokta. İmparator burada elindeki mendili yere atınca(!) quadricalar(dört atın çektiği araba-mahşerin dört atlısı) yerinden fırlayıp yarışa başlıyorlar(mış). Evsiz gençler burayı mesken tutmuş. Hatta gece ısınmak için meydanın orta yerinde yaktıkları ateşin hipodromun duvarları üzerinde bıraktığı is içinde oturmuş sohbet ediyorlardı.
 Neyse konumuz bu değil. Ben bazen konuyu dağıtıyorum. Böyle olduğunda siz hemen başka satıra zıplayın.
Hipodromun kapısında vaktinde var olup günümüze kalan tek quadrica 4. Haçlı seferlerinde yağmalanan şehrin diğer bir çok eşyası gibi Venedik Aziz Marko kilisesine götürülmüş. Berlin Brandenburg kapısının ve Dresden opera binasının üzerindeki(bunlar gördüklerim) quadricalar yapılırken Konstantinopolis'den götürülen örnek alınmış.
Hırsızlar hırsızlaaarrrr(Burada büyücüler çizgi filminin notaları kullanılacak)
Mesedeyiz. Mahsustan mesedeyiz yazdım bu nedir deyin diye. Ben de bilmiyordum. Divan yolu caddesinin Bizans dönemindeki adıymış. Milyon taşında başlayıp Beyazıt'a kadar uzanıp sonra ikiye ayrılıyormuş. Mese'nin başlangıcı kabul edilen taş dünyadaki tüm şehirlerin Doğu Romanın başkentine olan uzaklığının belirlenmesi için kullanılan işaret taşı, sıfır noktası. Hatta gurubumuzdaki rehberlerden biri taşın Bizanslılarca evrenin merkezi olarak kabul gördüğünü de söyledi. 
 
Augustus'un Roma'da yaptırdığı Milliarium Aureum taşından daha heybetliymiş. Heybet falan göremedim ama mademki bilirkişiler söylüyor öyledir dememiz gerek.
Ayasofyayı solumuza Sultanahmet camisini sağımıza alıp arkeolojik çalışmalar devam eder gibi yapılan etrafı çevrili büyük sarayın kapısında biraz oyalanıp erguvan renkli giysileri içinde Bizanslıları canlandırdıktan sonra Ayasofya müzesinde yatan beş Osmanlı Sultanı ve çocuklarının türbelerini ziyaret ettik. 

Oldukça sade olan türbelerde çok sayıda çocuk mezarı vardı. Bir gecede 40 çocuk ve erişkinin katledildiği bir anlayışın dönemine ait mezarlar.

Çıkışta açlık bastırmak için sokak simitçilerine uğrayıp 3. Ahmet çeşmesinin önünden geçerek Topkapı Sarayının avlusuna girdik. 

Aya irini kilisesinin arkasına yöneldiğimizde rehberimiz metal bir kuyu kapağı açtı. Amanııın ne görsek beğenirsiniz. Bir kuyu. Hemde helenistik sütun başlarından birinin ağız kısmına akesuvar yapıldığı epeyce derin ve su dolu bir kuyu.

Kilisenin arkasında bir söyleyişe göre hastane bir söyleyişe göre patrikhane olan yapının kalıntıları arasında cirit atan kedilere hiç ihtiyaçları olmadığı halde simit verdik. 
Sürekli yemede içmede oldukları için hepsi çok tombullar. 
Sarayın avlusundan çıkıp deniz yönüne doğru yürüme mesafesindeki foor sizıns otel üstüne oturduğu alan yetmiyormuş gibi duvarın üzerine buraya park etmeyin babında tabela koymuş.
 
Geldiğimiz bu sokakta İstanbul'un tarihi ile ilgilenenlerin bildiği çoookk ünlü birinin adıyla anılan bir bina var. Benim adını daha önce duymadığım Ernest Mamboury Galatasaray lisesi öğretmeni bir İsviçreli. 1909’dan itibaren ömrünün son noktasına kadar yaşamını sürdürdüğü İstanbul’un dibini köşesini araştırıp gönüllü arkeolog olarak Bizans mirasını ortaya çıkarmış. Sadece çıkarmakla kalmamış onları fotoğraflamış ve planları ile tarihsel geçmişlerini kayıt altına almış. İstanbul’un ahşap evlerle donanmış mahallelerinin sık sık çıkan yangınlarla yok olması, yangın alanlarının çeşitli sebeplerle onarılamaması Mamboury’ye yıkıntılar üzerinde çalışma olanağı sağlamış. Bu nedenle kimi binalar Mamboury binaları olarak anılır olmuş.
Muhtemelen gezip gördüğümüz birçok yer fotoğraftaki büyük bina gibi onun çalışmaları sonucu ayağa kaldırılıp tarih sahnesine yeniden çıkmış. İstanbul’un Türkçe ve Fransızca hazırlanıp basılan ilk turist rehberi onun elinden çıkmış. 
Bitişiğindeki restorandan açılan bu kapıdan girilen binanın
 yer altındaki kısmından çatısına kadar çıkıp İstanbul manzarasında biraz dinlendik.


 İçi de dışı gibi oldukça sevimli Defne restoranda oturup çay-kahve-şarap içtik. 
Yolda giderken bir çok iç açıcı neşeli vitrin fotoğrafladık. Alın size bir kaç tane




















Biraz neşelendikten sonra devam edelim.
Basında zaman zaman okuruz. Yok efendim Ayasofyanın altı tünellerle doluymuş, bir çok tünel keşfedilmiş ama kimilerine güvenlik nedeniyle girilemiyormuş, yok efendim Marmaray kazılarında kalyonlar, çeşitli arkeolojik buluntular ele geçirilmiş. ...miş miş. İstanbulun altı su dolu tünellerle donanmış ve daha bir çok haber. Eee öyle miymiş derken kendi gözüyle görünce VAY ANASINI! diyor insan. Dedim. Gerçekten oldukça derin ve geniş dehlizler, sarnıçlar ve kuyular gördük. Kimileri kuru, kimilerinin içinde kullanılabilir nitelikte olmasa da hala epeyce su var.
Fotoğraf minik bir geçidin diğer tarafındaki akrilik yüzeyin yanından merdivenle girdiğimiz yeraltı dehlizini gösteriyor. 
Dehlizde bir süre dolaştıktan sonra 
 farklı bir çıkışı kullanarak gün ışığına kavuşuyoruz.
Konut ya da iş yeri olarak kullanılan bazı binalar bu sarnıçların üzerine yapılmış. Sorumluluk sahibi olanlar sarnıçları kaderine terk etmemiş korumuşlar. Bazı iş yerleri ziyaretçi kabul ediyor. Belki de rehberimizin mahareti nedeniyledir. Bu kısmını bilmiyorum. Her türlü sorumuz gibi bir binanın alt katında büyükçe bir sarnıç, ayazma ve antik bir duvar varsa yan binada neden olmasın sorumuzu telepatik yollarla duyabilen rehberimiz insanların anıtlar kuruluyla uğraşmamak için bu hazineleri gizlediklerini ve bazılarının betonla kapatıldığını söyledi.
Sanırım Sultanahmet meydanından başlayarak sahile kadar tüm tarihi yarımadanın altı tünel ve sarnıçlarla dolu. Bir kaç yıl önce basında, şimdilerde Has Üniversitesine tahsis(!) edilen eski Cibali Tütün Fabrikasının altı da tünellerle doluymuş diye okumuştuk. 
Biraz dinlenip, Tamara restoranda tencere yemekleri yeyip
karnımızı doyurduktan sonra başka dehlizlere de girdik. Bir seyahat firmasının altında ayazma, çoğu gitmiş azı kalmış fresk ve kalın ve şeffaf akrilik kullanılarak korumaya alınmış mozaikler, 
yine bir otelin altında kalmış ve koruma altına alınmış duvar kalıntısı,  
bir başka halıcının, Nakkaş'ın altında iyi korunmuş, sergi salonu olarak kullanılan muhteşem bir sarnıç.

Rehberimiz Ahmet Faik Özbilge olmadan buralara girebilir miydik? Girebilmeyi bırakalım bilip bulamazdık. Süper geziye devam. Sırada 450-550 yıllarına tarihlenen Büyük Saray Mozaikleri Müzesi var. Yanıltmış olmayayım büyüklük müzeye değil saraya ait bir sıfat. Giriş sekiz lira. Müze kartımız vardı bedavaya geldi. Ohhh!
Yolumuzun üzerindeki Kapı ağası Mahmut Ağa Camisini 1553'te Mimar Sinan yapmış. 
 Cami önünde oturan amca eskiden duvarların tuğla olduğunu ama içini de dışı gibi sıvayla kapattıklarını, iç sıvaların berbat durumda olduğunu söyledi. 

Ben de elçi olarak yazıyorum. Ola ki müftülük ya da anıtlar kurulu el atmak ister.

Bunun bile içine girdik. Zor oldu ama başardık.

Sultaniyegah sokakta tarih dinlemeye başlayan bu köpek uzun süre peşimizden gelip uslu uslu ders dinledi. Aynı sokakta küçücük bir beton parçası üzerinde oynayan çocuklar ne kadar mutlu görünüyorlar. Çocukluk işte. 
Demiryolunun üzerindeki köprüden geçip diğer tarafa, Kapı Ağası Hisarı adındaki bir sokağa girdik. 
 Çok tatlı, sarı boyalı tertemiz bir gecekondu, 
 ayakta durmaya çalışan sıralı evler,
  süslü pencereleri ve kapıları ile
 bize hoş gelen ama aslında yaşaması çok zor bir sokak.
Şimdi istikamet Küçük Ayasofya Camisi
 6. yüzyılın ilk yarısında Aziz Sergios ve Aziz Bacchus adına yapılan kilise 16. yüzyılda II. Bayezit döneminde pencerelerinin kimi kapatılarak kimi değiştirilerek, iç mekandaki süslemeler ve dini motifler silinerek camiye dönüştürülmüş. 
Caminin bir köşesinde açık olarak bir başka köşesinde halının altında şeffaf akrilikle kapatılarak koruma altına alınan ayazmaları gördük. Suyun yoğuşması nedeniyle çok net olmasa da gördük.
 Cami olmasından sonra avlunun etrafına yapılan zaviye hücreleri günümüzde Ahmet Yesevi vakfınca el sanatları merkezi haline getirilmiş.
Küçük Ayasofya camisinden dönüşte hipodromun Sphendona adlı kısmının arka cephesinden geçiyoruz. Burası hipodromda yapılan yarışlarda atlıların örme dikilitaşın etrafında dönüş yaparak yarışmaya devam ettiği çember yayına benzer tribün. Bu nedenle muhtemelen hipodromun halk arasında popüler olan kısmıdır. Düşünsenize tam dönemeçte araba hafif yan yatıyor ya da devriliyor. Tam adrenalin salgılanacak anlar. Ben imparator olsaydım burada otururdum.

Yapıldığında 25 kemeri varken depremlerde zarar görünce güçlendirme amacıyla kemerleri tuğlayla örülüp kapatılmış. 
 Çeşitli dönemlerde üstüne sırasıyla kılıçhane, tekstil atölyesi, hastane ve en son olarak Sultanahmet Meslek lisesi olarak kullanılan bina, arka duvarına ahşap bir ev kondurulmuş.   
Sultanahmet meydanında gezinin son rotuşlarıyla günü bitirmek üzereyiz.

 Hipodromun uç kısmında Konstantin Porphirogennetos sütunu- Örme Dikilitaş, üzerindeki yılan başları yok edilmiş 4. yüzyıldan kalma Yılanlı sütun ve 390'da Theodosius adına İskenderiyeden getirilerek dikilen Theodosius-Dikilitaş önünde son öğrenmeleri yapıyoruz.
Dikilitaşın kaidesinde yarışları izleyen imparator elinde kazanana takacağı şampiyonluk tacı ve avanesi ile betimlenmiş.
Sanırım Sultanahmet meydanından daha geniş bir alanımız yok. Çok şükür ki oraya el atamıyorlar. 
 Arastanın içinden geçerek aracımızı park ettiğimiz yere ulaştık. 
 Bu gezide çok uzun oldu. Suç bende değil. Hep rehberimde. Ona kızın.
Gelecek yazı küçük bir müze: Marmara Üniversitesi Cumhuriyet Müzesi ve Sanat Galerisi