14 Nisan 2014 Pazartesi

AmeriGO Vespucci gitmişse 

ben de giderim-2


Üçüncü gün;
Sabah dünkünün aynı berbat bir kahvaltı sonrası Atlanta aktarmalı olarak Asheville’e erişmek için havaalanına gitmeden önce iki saat kadar zamanımız vardı. Bu süre içinde Birleşmiş milletler binasını yakından görmek üzere çıktık. Binanın bahçesinde üye ülkelerin bayraklarını görmeyi ummuştuk ama yoklar. Bir anlam veremedik. Bina, turist ziyaretine açık ancak biletler kesinkes önceden ve elektronik ortamdan satın alınmalı. Aksi halde kimseyi içeriye kabul etmiyorlar. Otelden valizimizi alıp servisle ki kendisine bir avuç dolusu para ödenmiştir, zorlu trafikten sıyrılıp Lincoln tüneliyle(yüzyılın atılımı(!) Marmaray gözümüzün önünde canlandı.) deniz altı, aslında Hudson nehri koridorunu aşarak New Jersey, uluslararası Newark havaalanına gittik. 
NJ‘de pırıl pırıl bir güneş ve yumuşacık bir hava var. Havaalanına girişte valiz taraması, üst baş çıkarma gibi güvenlik önlemleri yok. Sadece uçağa geçişte çok ciddi bir polis kontrolüyle her yaştan çocuklar dahil, herkesin ayakkabısını çıkarttırdılar. Ayakların kirlenmesi, yere basmanın verdiği rahatsızlık kimsenin umurunda değil. Galoş vermiyorlar. Burada gelen ve giden yolcuların aynı salonu kullanması dikkatimizi çekti. Gidecek olanlar rahat koltuklarında beklerken körükten çıkanlar onların arasından geçip gidiyor. Dolayısıyla pist, bekleyen her kesin görüş alanında.
Tuvaletteki enjektör atık kutusu dikkatimi çekti. Vardır bir hikmeti dedim. Ne diyeyim! Uçağın en arkadan ikinci sıra, penceresi motorla yarı kapanmış koltuğunda seyahat ediyoruz. Süper ötesi(!) bir yer. Su, meyve suyu ve de fıstık servisi başladı. Hostes talep eden yolcu için buz poşetini çıkardığında birbirine yapışmış buzları ayırmakta hiç zorlanmadı. İki eliyle tutup torbayı çat diye yere vurdu.
Sonuç: Mükemmel ayrılma, Hijyen: O da ne? Delta havayollarının hostesleri alışılmışın dışında sanki evden gelmiş işini yapıp tekrar eve dönecekmiş gibiler. Yaptıkları işin yaşla başla ilgisi yok ama alışmışız genç ve bakımlı olmalarına değişik geldi.
İki buçuk saat kadar süren seyahatimiz sonunda Atlanta’dayız. Bir diğer, hatta artık, adı:Hartsfield- Jackson Atlanta İnternational Airport imiş. Dünyanın en büyük havaalanlarından biri. Gerçekten çok büyük. Birbirine paralel yedi adet terminali varmış. Gelen ve giden yolcular Newark’ta olduğu gibi  aynı salonda. Hatta körükten çıktığınızda: Şehrin çok yoğun, popüler bir sokağındayız, alışverişe çıkmış ve acıkmış insanlar restoranları doldurmuş yemek yiyorlar. 
Yaşattığı duygu tam olarak bu.. 
Yolcuların vakit geçirmesi için bir şeyler yapmışlar ama en çok da restoran kondurmuşlar. Boşuna obez değiller. Atlantada Asheville’e aktarma yapmak için bir saatten fazla bir süre beklememiz gerekiyor. İndiğimiz ve aktarma yapacağımız terminalin arası epeyce uzak. Hal böyle olunca aktarma yapacaklar için terminaller arası geçiş yaparken hızlı olmak gerek. Uzun yürüyüş ve yürüyen merdivenlerden sonra terminaller arası hizmet veren, ücretsiz havaalanı trenine bindik. Nereden binilecek diye endişeye gerek yok. İhtiyaç olduğunu siz değil o biliyor. Gereken yerde yolunuzu kesip buyur ediyor. Atlanta Georgia eyaletinin başkenti ve şeftali kentiymiş. Güneye indiğimiz artan sıcakla hemen kendini belli etti. Buralara yaz gelmiş. Bizim valizde bereler, kazaklar onlar askılı elbiseler, şortlar ve terliklerle geziyorlar. Neyseki yazlıkta getirmiştik. Uçuş saatimiz geldi. Yine Delta amaaa  bu kez en kral yer. En arka! Başka ne isterim ben en arkaya konuşlanmışım, pencerem yok. Şamda kayısı(!) Kimseyeeee eeetmeeeem şikayeeeett ağlarım ben haliimeeeeee!!!
Gece saatlerinde Asheville’e ulaştık. Gidiş sebebimiz Ziya’nın bir konferansa katılacak olması. Bizim gibi dışardan gidenler toplu taşımacılığın zayıf olduğu yerde arabaları tüketirler düşüncesiyle önceden araç rezervasyonu yapmıştık. Belgelerimizi alıp söyledikleri yerden aracı almaya gittiğimizde plakasız araçları görünce yanlışlıkla oto satıcısının yerine girdik diye kuşkuya düştük. İçeri girip sorduk. Dediler ki: Bizde adet böyledir. Sadece arkada plaka olur. …ama arkada karton plaka var. Olsun fark etmez. Peki. Bizde alır gideriz. Crown Plaza Resort Otele, tertemiz, mis gibi ve ferah odamıza yerleştik.
 Dördüncü gün:
Erkenden şahane bir kahvaltı yapıp Kuzey Karolayna’nın başkenti Raleigh’e gidiyoruz. Üniversiteye uğramamız gerek. Ziya işini yaparken ben Özge’yle üniversite kampüsünü dolaştım.
 Dünyaya çok erken gelmişim. Teknik adam olmadığım halde akademik çalışma yapan öğrencilerin laboratuvarlarında aklım kaldı. Biraz kıskancım galiba. Üniversitenin bir kütüphanesi var özençten yere düşebilirdim. 
 Raflar dolusu kitap, doküman, ne arasan hepsi öğrenmeye amade! Çalışma alanları son derece geniş, ferah. İster koltuğa yayıl, ister sandalyeye tüne, ister robota rica et ihtiyacın olanı bulsun, nasıl öğrenmek istiyorsan öyle... İstediğiniz herhangi bir kaynak kütüphanede yoksa dünyanın neresinde olursa olsun sizin için temin ediyorlarmış. 
 Wright kardeşler yaptıkları motorlu uçağın ilk uçuşunu bu eyalette gerçekleştirdiği için plakaların, istisnalar olsa da, hepsinde First in Flight yazıyor. 
 
 Bu vesileyle öğrendim ki aslında ilk uçuşu Wright kardeşler yapmamış. Yol boyunca taşımacılık yapan kamyonları görseniz hayran kalırsınız. 
Şimdi biri çıkıp ta Amerika hayranı kadın kamyonu bile beğenmiş yazıyor demesin. Kızarım valla..Gidin görün ondan sonra isterseniz yine hobi olarak söyleyin. Üstelik ölmeden önce yapılacaklar listemde kamyon kullanmak olan biriyim. 
Sarı okul otobüsleri sadece filmlerde yokmuş.
Raleigh içinde dolaşıp biraz tanımaya çalıştık. Meşe ağacıyla özdeşleştirdikleri  şehirde görülecek pek bir şey olmadığını gitmeden önce yaptığım araştırmada farketmiştim. Asheville’e döndük. New York’ta bir çok binanın dev gibi ve sokak konseptiyle düzenlenmiş iç tasarımları burada normal ölçülerde. Abartı yok.
 Beşinci gün:
Kahvaltının ardından dağlara vurduk kendimizi.
 Müthiş bir doğa içinde Cherokee yerlilerinin yaşadığı köye gittik. 
Benim için hayal kırıklığıydı. Niyeyse gerçek bir yerli köyü bulmayı ummuştum. Teksas, Tommiks çizgi romanlarındaki gibi. Bizimkiler dans ediyor, kırmızı urbalılar etrafta falan.. Sadece yaz aylarında yaptıkları, Cherokee’lerin yaşamını canlandıran etkinliklere ilgi çok oluyormuş.

 Köyün müzesi ve hem geleneksel el sanatlarının tanıtıldığı hem de ürünlerin satıldığı dükkanlardaki satıcıların çoğu bizim ifademizle kızılderili. 
Tarih kanalında yayınlanan Antik Uzaylılar belgeselinde izlediğim Amerika yerlilerinin yaradılış efsanesiyle tanıtıma başlanan müzeden etkilendiğimi söylemeliyim. Cherokee toplumu atalarının denizden çıktığını, bir mağarada saklanan ateşi almak için yola çıkan kartalın yanıp kararmasından sonra bir örümceğin  mağaraya girip ateşi ağıyla örüp kapatarak sırtında yeryüzüne çıkardığına inanıyor. Cherokeelerin tarihi, 
Amerikalıların gelip onları topraklarından sürmesi hikayesi ajitasyon yapılmadan güzelce anlatılmış. 
 Yerlilerle yaşayıp, yerli bölgesini haritalandıran Timberlake adlı kişi, yerli alfabesini kurgulayan Sequoyah ve bizlerin Pocahontas dediğimiz Nancy Ward müzenin aslarından.
 Ziyanın haşır neşir olduğu Cherokee mensubu beyle kartvizit alışverişinin ardından müzeyi tam terketmek üzereydik ki bankoda duran amca seslendi.
Müze broşüründe kullanılan fotoğraftaki kişinin kendisi olduğunu, isimlerimizi söylersek elimizdeki broşürü imzalayacağını söyledi. Kırmadık kendisini üstelik onu tanımaktan mutlu olduk. Kendimize bir Cherokee kilimi alıp büyük dumanlı dağlara; Great Smoky Mountain, tırmandık. 
 Dağların Clingmans tepesi yerlilerin kutsal saydıklarındanmış. 
1800 lerde, Cherokee’lere yapılan etnik temizlik ve topraklarından sürülmeleri sürecinde gözyaşı yolu dedikleri dağ, onlar için göç, ruh, mistisizm, askerlerden korunma ve yuvayı simgeliyormuş.
 Dağın; günümüzde bir çok yerli ya da değil bir çok kişi için yuvayı simgelediği söyleniyor. Peki uçsuz bucaksız gibi görünen puslu tepeleri ve geniş atmosferiyle sizler için neyi simgeliyor olabilir? Vaktinde yol açma, maden arama ve ev yapımında kullanmak için antik ağaçların çoğunu kesmişler. Zaman içerisinde yüzde sekseni katledilen asırlık ağaçların yerine yenilerini yetiştirmişler.
 Unesco Dünya Doğal Mirasındaki muhteşem dağ ortalık yeşillenince katmerlenen manzarasıyla eminim ki  insanı kalbinden vurur. Bu kadar oyalanmak yetti. Dağdan ayrılıp saat beş gibi otele döndük.
Akşam üzeri aracımızı firmaya teslim edip, dağ havası yorsa da pek aldırmayıp şehri dolaşmaya çıktık. Asheville yaklaşık 250 bin civarındaki nüfusuyla küçük, sevimli  ve güvenli bir şehir izlenimi veriyor. Taksi şoförüne sevimli, küçük şehriniz.. diye başlayan bir cümle kurunca aynadaki gözleri küçük müüüü diyerek dışarı fırladı. Güneylilerin konuşmaları biraz değişik. Pes perdeden ve yayarak konuşuyorlar.  Çoğunu anlamakta zorlandım.
 Altıncı gün;
Kahvaltımı yapmış şehre gitmek için beklerken Özge geldi. Ramiz konferansa Özge ve ben şehre. Epeyce dolaştık. 
Şehrin kaldırım ve yaya geçitlerinin bu melek figürüyle donatılmış olmasını şirin buldum. Adı Çikolatayla anılan bir dükkanı arıyorum, Özge önceki akşam gittikleri çok hoşuna giden kafeyi.
Meğer ikimiz de aynı yeri arıyormuşuz. Tatlıları güzeldi. Yedik içtik. Kişi başı bir dolar ödeyerek otobüsle Asheville Mall’a gittik. 
Kocaman bir yer olması bizi aldattı tabi. Hiçbir şey yok desem inanın. 80’lerden kalma gibi kıyafetler çekmedi bizi tabi öyle boş boş dolaştık. Çoluk çocuk otomobille seyahat ediyor olunca toplu taşımacılık zayıf kalmış. Dönüş için beklediğimiz otobüs otobüs bir türlü gelmeyince Özge’nin aramasıyla Ramiz servis yaptı da otele döndük. Burada son günümüzdü. Vedalaşıp ayrıldık. Bi ton para verip havaalanına gittik. Keşke aracımızı teslim etmeseymişiz.
 
Minik Asheville havaalanında piste bakan geniş pencereli alana güneşlenerek beklemek isteyen yolcular için sallanan sandalyeler koymuşlar. Gelirken kat ettiğimiz yolları geri gittik. Atlantaya uçup aktarmayla New Jersey, Newark havaalanına
 ve terminal önünden saat 01:00 de  kalkan otobüsle Times meydanına ..  Yol iz bilmeyen, sinirlerimi ayağa kaldıran bir taksici bizi Çin mahallesindeki otelimize götürdü. Mayor otel’in yatağı yorganı temiz gibi görünse de önerim oradan kaçmak yönünde. 
Önceden ödememizi yaptığımız ve NY otelleri çok pahalı olduğu için biz kaçamadık. 


AmeriGO Vespucci gitmişse 

ben de giderim-1

Bugünkü ve hatta bir iki bölüm daha yazacağım son gezimi nasıl toparlayacağımı bilemedim. Düşündüm, taşındım, günlük yazıyormuşçasına aktarmanın daha kolay ve anlaşılır olacağına karar verdim. Hayatımda hiç günlük tutmadım ama genellikle sevgili günlük diye başlandığını biliyorum. Haydi vira..
Sevgili günlük,
Birinci gün;
Bugün 29 Mart 2014, yeni dünyaya, Amerika kıtasında aynı adı taşıyan çok devletli ülkeye gitmek üzere yola çıkıtık.  
 Biletler ve otel rezervasyonlarımız bir kaç ay önce ayarlanmıştı. 

Uçağımız saat 07.25’te Cumartesi günü İstanbul Atatürk havaalanından hareket ederek  9,5 saat sonra yine Cumartesi günü saat 11:30 olduğunda New York, JFK havaalanına ulaştı. Anla işte saat farkından dolayı. Amerika birleşik devletlerinde, anakarada dört ayrı saat dilimi kullanılıyor. Alaska ve Hawaiyi eklerseniz altı dilim.
Gezimiz bir çeşit sandviç olacak. Ekmeği Niv York, malzemesi Nort Kerolayna..
 Upuzuuuun bir yolculuk yaptık. Ayakkabılarımızı çıkarıp yolculara dağıttıkları çorapları ve hafif otel terliklerini giydik.
 
Hosteslerin yol boyu sürekli ikram ve ilgileri,
 herkese kişisel ekranlarda filmler, oyunlar yetmedi. Okyanus üzerinde seyahat etmeye başladığımızda pencereler kapattırılınca bulutları izlemekten de mahrum olduk.  Bir ara kalkıp dolaştım. Büyük mutfağın önünde oturmuş sohbet eden kişilere katılıp onlarla bir parça oyalandım. Şimdiye kadar yaptığım en uzun uçak yolculuğu dört saat olunca dokuz buçuk saat patlamadan New York JFK havaalanına gelebilmek için sürekli yedim içtim. JFK sekiz terminalli bir havaalanı. Tekerlekler yere basar basmaz uçağın içinde ney ve ud sesleri birbirine karışıp gurbet temasını ruhumuza üfledi. İndiğimiz terminal 1 numaralı olanmış. Biz ve görevliler dışında kimse olmamasına rağmen bir saati aşkın bir süre pasaport kuyruğunda bekledik. Beklemek dışında sıkıntısız bir giriş yaptık. Havaalanının tüm terminallerini metro hattına bağlayan air train ile başlayan şehir içi seyahatimizi yaparken havaalanının ne denli büyük olduğunu farkettik. Terminaller arasında epeyce mesafe var ve aralarından çok şeritli karmaşık görünümlü bir otoyol(!) geçiyor. 
Air train’in bedelini indiğimiz yerde, Jamaika istasyonunda,
 bilet makineleri yerine bir dolar daha az ücret talep eden büfeciden aldığımız metro kartlarıyla ödeyip çıkış yaptık. 
Sanki iki kez ödeme yapıyormuşuz duygusuyla bu kez metro ödemesi yapıp Manhattan’a gidebilmek için E hattına binip 42. caddede indik.
 
Dikkatli olun vs. uyarısının gerçeklerden bahsederek yapıldığı metro istasyonun hangi kapısından çıktıysak birden bire karşımızda The New York Times binasını gördük. Vay vay vay The New York Times binasını gördüm. 
 Başım göğe erdi. Hava bir soğuk bir soğuk inanmazsınız. Neyseki hava durumunu kontrol etmiş, tedbir almıştım; Berem, atkım ve eldivenlerim yanımdaydı. The Times square Hotel'e ulaşıp tertemiz odamıza yerleştik ve odamızın yağmurlu manzarasını fotoğrafladık. 
Elimizi yüzümüzü yıkayıp yorgunluğa, soğuk ve yağmurlu havaya aldırmadan köşelere konuşlanmış seyyar şemsiyecilerin birinden aldığımız şemsiyemizle Times Square gittik.
 
Meydanı görsen uuuuuu led ışıklarla aydınlatılmış reklam panolarından geçilmiyor. Her yer rengarenk. Ortalık yerlerde kimseciklerin yağmur boran nedeniyle oturmadığı kırmızı sandalye ve masalar, 

kırmızı küçük bir tribün, yüksek binalar, Coca Cola ve Toshiba reklam panolarının üzerinde küçümen bir top. 

Her şey gerçeğe uygun da sanki olmayan bir şey var. Yanlış yere geldik sanırsam. 31 Aralık gecesi onca insanın toplanıp geri sayarak aşağı inmesini beklediği top daha büyük değil miydi? Hem bu meydan o şaşaalı yer olamaz. Yani bu kadar küçük mü? Öyleymiş. Yanlış gelmemişiz. 
Brodvaw tiyatrolarının bir çoğunun açıldığı bu kavşak noktasında sokak konseptiyle düzenlenmiş Toysrus dükkanı benim bile ilgimi çekti,
 kendimi kaybettim. Hard Rock kafe, Planet Hollywood
 ve başka bir çok restoran, Times square müzesi, Brodway’in akşamki oyunlarına kalan indirimli biletlerin satıldığı gişe, ellerinde şemsiyeleriyle dünyanın her yerinden insanlar, hepsi burada. Bir nevi cehennem(!). Yıllaarrr yıllar önce Longacre olan adı The New York Times’ın yönetim merkezini oraya taşımasıyla değişmiş. Her devrin adamı olmuş işte.. Ünlü şehir kütüphanesini görüp dünyanın en büyük tren garını ziyaret etmek istediysek de birkaç dakika önce kapanan kütüphaneyi atlayıp şehrin içindeki az sayıda ağaçlı yoldan geçip gara yöneldik.
 
Büyük, merkez tren garındayız.
 Filmlerde gördüğüm gar şimdi etiyle kemiğiyle(!) karşımda. Muhteşem bir bina. İçinde epeyce dolaştık. Tren garı olma özelliğini sürdürse de agora işlevini daha çok benimsemiş görünüyor. İstasyon kalabalık değil. Sefer saatleri sık değildir belki de..
Garın içinde ufak çaplı bir apple store var. Alt katı tamamen restoran.  Çok yorulup acıktık. Times square civarındaki suşicinin tezgahlarına bakıp biraz dolaştıktan sonra yeriz diye karar vermiştik ama çok acıktığımız için oraya dönemedik. 
  Gardaki restoranlardan birinde yemediğimize pişman olduk. Ya ordadır ya burda diyerek aranırken en kolay çözüm restoran zinciri Friday’s oldu. Amerikan usulü yemeğimizi afiyetle yedik.
 
Haydi marş istikamet otel. Sabah kahvaltıya indiğimizde çeşit çokluğunu görünce sevindim ama itirafımdır:Haşlanmış yumurtaları yememiz olanak dışıydı. Meyve dışındakileri aç kalmayalım diye zorlanarak yedik.  Şimdiye kadar anımsadığım otel kahvaltıları içinde en kötüler kategorisinde birinciliği hemen kaptı.
                  
İkinci gün;
Güne; elimizde Googgle map’tan yararlanıp gideceğimiz yerleri işaretleyip büyükçe bastırdığım haritalarımızla dün gittiğimiz Times meydanından başladık. Sabah sabah hem de yönetim merkezi olan Scientology kilisesine girdik.
   İçinde fotoğraf çektirmedikleri kilisede iki saat sonraki ayine katılabileceğimizi öğrendik ama bizim işimiz gücümüz var. Kalamayız, başka sefere dedik. Bir iki video izleyip yürüyerek Central parka gider iken haritada öylesine işaretlediğim, New York’un anıt yapılarından (Onlar anıt yapılara Historical Landmark diyorlar.), 1962 yapımı Carnegie Hall önünden boş boş geçemedik. 
Öğretmen indirimi alıp rehberin hayran coşkusuyla anlattığı tanıtım turuna katıldık. 
Dünyanın en büyük konser salonlarından biriymiş. Music Hall olan adı kırmızı bölge müzikholleriyle karıştırılmaya başlanınca Carnegie Hall olmuş.
Çok katlı salonun Dress Circle adı verilen üçüncü katından akşamki konserin provasını izleme olanağı yakaladık.  Bu salona sadece süslü elbiselerle gelinebilirmiş. Dördüncü ve son balkon işten çıkan, eve gidip üstünü değiştiremeyen ya da süslü elbisesi olmayanlar gelebilsin diye serbest salonmuş. Rehberimiz kategorize edilme durumunu salon yönetiminin halka ne kadar sevimli baktığı, yoksulları da gözettiği imasıyla anlatılıyor. Zaten çocukluğundan beri salona hayranmış ve neredeyse bu salonda büyüdüm diyor.
 Tanıma turu anmalıklar satın aldığımız salon dükkanını ziyaretle bitti.
Central parka giden yol üstünde ikinci gelişimizde gireceğimiz MET'in merdivenlerinde dinlenip, müze broşürlerini ediniyoruz.
 Müzenin önü ana-baba günü gibi kalabalık. Seyyar satıcılar dumanları tüte tüte sosis vs. ızgara yapıyorlar.
 Times meydanından yürüyerek onbeş yirmi dakika kadar uzaklıktaki  Central park ününü hak eder güzellikte. Öyle suni çiçek tarhları falan yok. Elbette vardır da biz anlamayalım diye doğala özdeş yapmışlar. Göletleri, taşı, kayası, ağacı, çiçek, böcek ve etrafta pıtış pıtış dolaşan sincaplarıyla doğal bir ortam. Parkın yanıbaşında boylu boyunca uzanan 5. Caddeden gelen gürültü ve bando seslerine kulak verip dışarı çıktık. Yunanlıların bağımsızlık günüymüş. Ulusal kostümlerini giymiş dona dona yürüyorlar. Az sonra dünyaca ünlü, mimarisi bakımında Bilbao’daki isim ve görevdaşını andıran  Solomon R. Guggenheim müzesinin önüne geldik.
Programda olmadığı için sadece müze dükkanına girip antreden binanın içine bakınıp çıktık. Amacımız uzak gibi görünse de Harlem’e gitmek. Sorduğumuz bir genç kız 116. Caddeden ileri gitmeyin tehlikelidir deyince fazla içerilere girmedik. Kapüşonlu giysileriyle öbekleşmiş gençleri, paslı yangın merdivenleri, kırmızı, kararmış tuğlalarıyla Harlem bina örneklerini gördük. 
Korkmayıp bir parça daha içerilere girebilseymişiz iyiymiş ya, umarım başka sefere(!). Yani hayale bıraktık. Yürüyecek mecalimiz kalmadı. Taksiyle döndük. Akşam yemeğimiz için taa Çorludan seçimini yaptığımız Planet Hollwood’a gittik.
 Restoran hostesi endişe etmeyin sıranızı kaptırmam deyince beklerken yemek salonunu dolaşayım dedim. Emin olun rezervasyonu önceden yaptırmayan herkesi bir çok boş masa olmasına rağmen bekletiyorlar. Niye? Bilmem, biz de anlamadık. Hollwood müzesiymişçesine; Filmlerde kullanılmış kostümler, objeler, tren ya da otomobil sahnelerinde kullanılan maketler gibi bir çok eşya sergileniyor. Yemekler güzel, servis çok hızlıydı. Elemanlar hem güleryüzlü hem de konuşkanlar. Fiyatları Amerikan ölçülerinde oldukça makul. Kesinlikle öneririm. Gülen şefim Mesut burada yad edildi. Michelin yıldızlı restoranda yemedik ama burası da fena sayılmaz değil mi şefim.?